27 Aralık 2010 Pazartesi

Transfer

acemite'yi, 1 yılı opsiyonlu, 3 yıllığına transfer ettik. İmza töreni, yarın basına açık olarak, Avni Aker Stadında yapılacaktır. Blog camiamıza ve tüm Türkiye'ye hayırlı olsun.
Hoş geldin acemite, umarız blogdaki bu iğrenç sessizliğe ses olursun.

Tinerci

Paraya ihtiyacım var. Kafam tekrar doluyor, renkler tekrar soluyor.
Medeniyetin orta yerinde yere tüküren adamın ağzından çıkmış gibi geldim dünyaya. Lüzumsuz, istenmeyen, kirli bir halim var, doğduğumdan beri. Her geçen gün biraz daha kuruyorum. Kurudukça siliniyorum.
İnsanlar beni gördüğünde yollarını değiştiriyorlar, çoğu zaman görmüyorlar bile. Paylaşacakları birkaç lirayı bile esirgiyorlar. Oysa ki ben onlarla tüm bu güzelliği paylaşabilirim. Paraya ihtiyacım var, acıkmamak, üşümemek, düşünmemek için, herkesin ihtiyacı olandan çok daha azına ihtiyacım var. Sağlıksız düşüncelerle dolu nice kafaların para kazandığı medeniyet, düşüncelerinden sıyrılmayı başarmış rengarenk kafamın parasız kalıp diğerlerine benzemesi için elinden geleni yapıyor. Sanırım yine çalmak zorunda kalacağım. Bu zoraki durumum kafamın içindekinin aksine sahip dramatik dış görünüşümü tanımlıyor: Ben, rengarenk medeniyetin, siyah beyaz lekesiyim, yıllardır. Dokunduğum renkler, nefesim değmişcesine soluyor. Onlar soldukça kafam renkleniyor. Üç kuruş para için düzene tapanların düzenini bozuyorum. Arka sokaklardan ölesiye korkan medenilerin hayatına, bölüm sonu canavarı tatsızlığıyla giriyorum. Henüz hiçbirini öldürmedim, ama bu güzellik için tüm dünyayı öldürebilirim.
Evi terk ettiğimden beri çok az uyuyorum!
Psikopat bir babanın dördüncü oğlu olarak, pek de heyecanlı karşılanmadım doğduğumda. Benden önce ağabeylerim tarafından çekilen çilelerin aynılarını çektiğim yetmezmiş gibi, bir de daha az umursandım. Çoğu zaman sessiz kaldığımdan, konuştuğumda sesim hep yabancı geldi. Kafamdaki ses, dış sesimi dışladı. Başka biri olmaktan korktum, içimde kaldım. Sonra, ailelerin kötü arkadaş dediği türden arkadaşlarım oldu, dışarı çıktım. Kafamdaki ses her geçen gün sessizleşti, ve sonunda sustu. Sustuğu gün, artık o korktuğum başkası olmuştum. Artık kendime güveniyordum. Kaçtım. Başta arkadaşlarımda kaldım, sonra beraber kaçtık. İçimize sığmayan korkularımızı, heyecanımızı, karanlıklara gizlemeye çalıştık. Karanlıklar ülkesinin karanlıkları yetmedi korkularımızı saklamaya. Aydınlık sokaklarla paylaştık, onlara da kara bulaştırdık. Tabii sürekli yemeğe ve barınacak yere ihtiyacımız oldu. Hiçbirini doğru dürüst bulamasak da, eksikliğini unuttuk bir süre sonra. Tıpkı pis kokan vücutlarımızın, kokladıkça kokmamaya başlaması gibi. Kokladıkça uçtuk, barınağa gerek kalmadı. Kokladıkça doyduk, yemeğe gerek kalmadı. Kokladıkça kokladık...
Yalnızca geceleri seyahat edebiliyorum. Işığın az olduğu dünyada renkler daha az gözüküyor, insanların bana daha fazla tahammülü oluyor. Renkliler griye, ben de renklilere yaklaşıyorum. Gecenin bir körü nereye gittiğini bilmediğim bir otobüsün son durağına doğru gidiyorum. Karşımda oturan çocuk bana bakmamak için elinden geleni yapıyor. Korkuyor. Pisliğimden, üstüne sıçramamdan korkuyor. Düzeni bozulmuş, hepten bozmamdan korkuyor. Birazdan sesleneceğim, daha fazla korkacak. Korksun, ben de korkuyorum. Cebindeki paranın birazına, asıl görevi boya silmek olan, ama benim kafamı rengarenk boyayan tinerden biraz daha almak, koklamak için, ihtiyacım var.
Acele etmeliyim. Kafam tekrar doluyor, renkler tekrar soluyor.

9 Aralık 2010 Perşembe

Kayıtsız - Can Simidi

Bir metropolu metropol yapan en önemli özelliği insanıdır. Sonradan öğrenilmiş toplum yaşamının sonradan görme bireyleridir metropol insanları. Hazır alınmış, mikrodalga mahareti yemeğin mideye oturması gibi hazmedilemez bir hal almaktadır bu model.
Bu çılgınlığın temsilcilerinden biri de benim. Kravatına kadar itina ile ütülenmiş takım elbisem de bu kutsal görevimde benim için seçilmiş olan üniformam. Görevlerim oldukça basit aslında; sabahın köründe şehrin kiraları daha ucuz bir bölümünden, iş merkezlerinin, plazaların, yüksek binaların olduğu bir bölümüne seyahat etmek, saatlerce aynı odanın içinde şehrin diğer ucuz kiralı bölümlerindeki insanlarla telefon görüşmesi yapmak, akşamında aynı yolu ters istikamette seyahat etmek. Sosyal yaşantım; bana uygun görülen görevin sağladığı statü çerçevesinde şekillenmiş, dengi dengine çalan davulların bozuk ritimlerle şarkılar çalmaya çalışmaları kadar.
Bir metropollu olarak hiçbir şeyden memnun kalmam, her şeyin daha iyisinin yapılabileceğine, yapılmak istenmediğine inanırım. Değişim için elimden sayısız şey gelebilecekken, yapabildiğim tek şey hayıflanmaktır. Bu çoğu zaman kendimin bile zor duyabileceği bir mırıltı şeklindedir. Alenen hakkım yenildiğinde dahi yandaşım olmadan sesimi yükseltemem. Dışarıdan bakıldığında zavallılık gibi görünebilir ama buna mecburum. Tek başıma yaptığım her şey mevcut düzenimi bozabilecek bir risk niteliğindedir. Gerektiğinde, boğulmamak için sarılıp boğabileceğim bir can simidi, yani bir yandaş olmadan bu riski alamam. Popüler fikirlerin rengine göre renk değiştiren fikirlerim, başkaları tarafından savunulduğunda ihtiyacım karşılanmış demektir, can simidim derdini, derdimi anlatmış ne de olsa.
Görevimi kusursuz bir şekilde yerine getirebilmem için her şeyden önce meraksız olmam gerekir. Çünkü merak çoğu zaman vicdanın, vicdan da yardımın ebesi konumundadır. Yardım ise metropolun kesinlikle kabul edemeyeceği kadar çağ dışı sayılan eski bir gelenektir. Sokakta düşüp bayılan birine yardım etmek için kalabalığı yaran "açılın ben doktorum" klişesi bugün köyüne dönüp tarlasıyla uğraşabilir, burada artık böylelerine ihtiyaç kalmadı.
Kendimi düşünerek, koruyarak geçirdiğim hayatımı, başkalarıyla ilgilenmeyerek daha hızlı geliştirebiliyorum. Bu yöntemi, benden önce, köyden şehre gelip köyde kalanlarına siktir çekmek pahasına tecrübe eden büyüklerimden öğrendim. Fakat başkasının tecrübeleriyle yaşayan her zavallının düştüğü duruma ben de düştüm sanırım; ezberlediğim yaşanmışlıklarla yaşadıklarım örtüşmedi, ezber bozuldu, ilgisizliğim kontrolden çıktı:
Kalabalık bir ortamda, silah sesini duyan her insanın yapması gereken şey silah sesinin geldiği yönün aksine koşmaktır. Bunun şehirle ya da metropolle bir ilgisi yoktur. Temel bencilliktir, her insanda görülür. Ezberden yaşadığım metropol insanlığımın bana kazandırdığı bencillik artık o kadar büyüdü ki, bazen temel bencilliğimi bile unutuyorum. Kendi hayatımı umursamayıp; "Bir bu eksikti!" diye monotonluğun bozulmasından dert yanıyorum. Kusursuz bir kayıtsız olmama çok az kaldı.
Bencilce ölmeme çok az kaldı.


Sevgiler,
Can Simidiniz

7 Aralık 2010 Salı

Mimarlık Tarihi 1 Hakkında

Tarihe taraflı bakmamızın tavsiye edildiği bir tarih dersinin sınavına hazırlanmak şüphesiz ki gelecek için (ki bu gelecek on dakika sonrasını da kapsar) beyhudedir. Sanat ve Mimarlık Tarihine Giriş dersinin, odunları bile düşünmeye zorlayan atmosferinden sonra tarihe böylesine sağlıksız bir açıdan yaklaşılan bir ders; tarihten soğutan, nefret ettiren, ezberci eğitim sisteminin ayaklarını öpen, bir dediğini iki etmeyen bir derstir ve maalesef lüzumsuz vakit kaybıdır. Notla öğrenciyi korkutup, üniversite ortamında karşılıklı fikir alışverişine müsaade etmeyen bir tavırla ders işlemek, ardından; "Tarihine sahip çıkmayan, tarihini araştırmayan bir toplumuz biz, vah yazık, tüh yazık" diye ağlamak da, kimse kusura bakmasın, iki yüzlülüktür.
Şimdi, tarihe tarafsız bakmaya ve zavallılıktan bir adım öteye gidememiş sonsuz slaytı ezberlemeye kaldığım yerden devam edebilirim.
Saygılar.

7 Kasım 2010 Pazar

Çocukluk


Koltuğa ayakkabılarımla bastığımı görürse azar işiteceğim yine, ama kalemlere ulaşmamın tek yolu bu.
Babam yine bir pazar sabahı kahvaltıdan sonra, "Haydi oğlum seninle işe gidelim" diyerek beni kandırdı ve ben yine bir pazar günü babamın dükkanında yalnız oturuyorum. "Oğlum sen bekle ben birazdan geliyorum", sıkıcı dakikaların başlangıç cümlesi, yine geldi ve buldu beni bana oldukça büyük gelen patron koltuğunun üstünde. Pazar günü oldukça tenha olan bir sokakta, aslında kapalı olması gereken bir dükkanda yalnız kalıyorum. Doluyken bile oldukça sıkıcı olan bu mekanda yalnız geçirilen birkaç dakika bile sıkılmaya yetebiliyor. İmdadıma yetişecek şeyler de genelde masanın ulaşılması en zor kısımlarında duruyor. Bu seferki kurtarıcılarım kalemlikten bana bakıyorlar. Ulaşmak için koltuğun altımdan kaymasına sebep olabilecek bir pozisyonda birkaç saniye uzamayı beklermiş gibi duruyorum ve parmağımın ucuyla kalemliği deviriyorum. Artık yetişebileceğim mesafedeler. Rengarenkler!
5 yaşındayım. Çevrem, yaşıtlarımdan daha zeki olduğumu düşünen büyüklerle dolu. Yaşıma rağmen beklentileri oldukça yüksek. Erken olmasına rağmen okumayı ve yazmayı bana öğreterek tezlerinin doğruluğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Her fırsatta tanımadığım büyük insanların önünde kağıt ve kalemle şovumu sergilememi istiyorlar; "Haydi oğlum adını yaz da Nejat Amcan görsün" cümlesindeki Nejat Amca bu eskimiş cümlenin kim bilir kaçıncı misafir öznesi. Oysa ki ben yazmak değil, karalamak istiyorum. Bir şey anlatmak için cümle kurmak yerine ağlamak istiyorum. Ben 5 yaşında olmak istiyorum, zekam onların olabilir.
Masanın üstünde farklı renklerde yazılmış bir sürü şey var, babamın yazısını okumak çok zor ama işiyle ilgili cümleler yazdığını tahmin edebiliyorum. Bir de bazı sayılar ve isimler yazmış. Mavi bir kalemle bir numarayı ve ismi yuvarlak içine alıyorum. Bir başkasını kırmızıyla, başkasını yeşille. Babam bu kadar renkle ne yapıyor olabilir ki? Daha sonra kocaman kahverengi bir çizgiyle kağıdı ortadan ikiye bölüyorum. Solda kalan yazılar turuncuyla kapanmayınca siyah ve lacivert yardımına yetişiyorlar. Yeşil ve kırmızı da sağdaki yazıların üstünü kapatıyor. Aynı anda iki elimle çizmek kağıttaki beyazların daha hızlı kapanmasını sağlıyor, babam her an gelebilir. Sürekli farklı renkler deniyorum ve bir süre sonra kağıt anlatmak istediğimi anlatacak dilde konuşmaya başlıyor, boyayamadığım küçük alanlar zenci mahallesindeki beyaz azınlık gibi duruyor. İki kolumda da tatlı bir yanma hissi var. Burnum ve alnım terle kaplı. Eğlendim, gülümsemem koltuğu dolduracak kadar geniş. Babam geliyor, kağıdı görür görmez kızmaya başlıyor. Gülümsemem duvara yapıştırılan bir sinek kadar hızlı ölüyor. Her şeyi berbat ettiğim yetmezmiş gibi bir de utanmadan terlemiş olmam hepten köpürmesine sebep oluyor. Bu yaşta terlemenin büyük suç olduğunu her seferinde unutuyorum. Kızgınlığının dozu, ağlamaya hazırlanan suratımda gördüğü mimiklerle azalıyor. Ağlamaya başladığımda çoktan sakinleşmiş bir halde bana bakıyor. 5 yaşındaki bir çocuğun karşısında haklı olmanın pek bir anlam ifade etmediğini hatırlıyor. O kadar mutluyum ki saatlerce ağlayabilirim.
Hayatım boyunca zekiliğimle övünüldü doktor bey. Zekiydim çünkü ben onların çocuğu, onların kardeşi, onların akrabası, onların arkadaşıydım. Zekiydim çünkü Türk'tüm. Zekiydim çünkü ben asla ben olamadım. Oysa ki o aptalların hepsi benden çaldıklarını kendi benliklerinde yaşıyorlardı. Şimdi tutmuş bana "Çocukluğunuza inmemiz lazım", diyorsunuz. Büyüyene kadar büyükler gibi davranmaya zorlanan birinden yanlış şeyi istiyorsunuz. Ben çocukluğuma inemiyorum doktor! Becerebilecekseniz siz buyrun.

10 Ekim 2010 Pazar

Özlüyorum... -Karnın hala aç mı?

Tertemiz bahar havası. Çok severdi bu kokuyu o kadın. Derin bir nefes çekti içine.Yüzünde bir gülümseme. Camları sonuna kadar açtı. İçeri gitti. Çok sevdiği yeşil elbisesini giydi, makyajını yaptı. Saçları sapsarıydı, gözleri masmavi. Güneş, insanları sevinçten ağlatabilmek için elinden geleni yapıyordu, deniz hoş sohbete ortak bir duble rakı gibiydi; hem dile hem kalbe... Radyoda en sevdiği şarkıyı buldu; hani şu kuşların da olduğu... Arkada istiklalin sesi... Ne zaman duysa bu şarkıyı dans etmeye başlardı. Yine öyle yaptı. İnsanlar nasıl da hareketli şimdi. Herkesin bir acelesi var. Bak şu gülen adama, koşan kadına bak. Dans etmeyi o kadar çok seviyordu ki o kadın, geceleri bile durmuyor dans ediyordu. Çok mutlu görünüyor. Makyajı yerindeydi, saçları sapsarıydı gözleri masmavi. Daha sabah kahvaltısı bile yapmamıştı oysaki. Mutfağa girdi.
Haydarpaşa o gün çok kalabalıktı. Sanki herkes gitmek için ordaydı o gün. Herkes özlemeye o kadar mecbur görünüyordu ki... Kimi genç, kimi yaşlı, kimi daha çocuk, zengini de var fakiri de... Baksana ayağındaki ayakkabıya; şimdi çıkacak sanki ayağından.
İnsan giderse özler...
Dolabı açtı, en sevdiği yemek oradaydı. Oydu onu doyuran. Kurdu masasını boğaza karşı. Karşıda Sarayburnu...
Bir yandan da ağlıyor.
-Ozaman gitme. Neden gidiyorsun ki?
-Gitmezsek aç kalırız, diyor.

İyice doyurdu karnını. Sofrayı öylece bıraktı. Çekmeceyi açtı, bir dal sigara aldı. Uzandı kanepeye, sigarasını yaktı. Gözlerini gökyüzüne dikti, bir nefes çekti.
Galata köprüsü yine dolu, herkes balıkta, kimisi alışverişten dönüyor, liseliler el ele. Martılar sanki sırf kendilerine simit atan insanları mutlu etmek için simitleri alıyorlar. Aha! Kaza oldu köprüde.
Elleri okadar narindi ki bir izmariti bile tutmayı beceremiyor.Allah'tan hemen söndürdü sigarayı da halı yanmadı. Güneş tam tepede. Sıcacık bir bahar havası. Bankanın önündeki kuyruğa bak. Dolmuşa binen insalar birbirini eziyor resmen. Trafik arapsaçı...
Çok da titiz değil aslında o kadın. Ama yine de etrafı biraz toplamaya çalıştı. Camları sildi. Masa hala dağınık. Küllüğü boşalttı. Rafların hali içler acısı. Kitaplar yerlerde. Parktaki amca neye sinirlendi acaba. Ne okudu ki gazetede? Klasik bir İstanbul haberine canı sıkılmış olamaz, alışkın olması lazım. Allah bilir hangi köşe yazarı ne zırvalamıştır yine. Baktı düzen ona göre değil, bıraktı herşeyi olduğu gibi. Nasılsa yarın yine dağılacaktı.
Hava kararmaya başlamıştı. Hiç sevmez karanlığı o kadın. Hava karardıkça, o evinin ışıklarını bir bir yaktı. Ezan sesi de duyuldu. Mahya ne güzel ışıldıyor. Köprü bir çift inci küpe gibi parlıyor. Korkudan ne yapacağını bilemedi o kadın; radyonun sesini sonuna kadar açtı. Sokak müzisyenleri, sarhoş gençler, gece kulüpleri, klaksonlar, ambulanslar, kediler, köpekler...
Artık uyku vakti gelmişti. Aynanın karşısına geçti.
Boğazın taklitçiliğine bak; ne görüyorsa aynısını gösteriyor akşam vakti. Ay bile ayaklarının altında...
Önce rimelini ve farını sildi. Yazık kadına ya... Belki de emekli maaşı vardı o çantanın içinde. Rujunu da sildi sonra. Çantayı alana da yazık; baksana şu hayatına. Lenslerini çıkardı. Gözleri kan çanağına dönmüş. Kim bilir hangi dertten attı kendini boğazın güzel gözlerine? Küpelerini çıkardı, kolyesini çıkardı, siyah geceliğini giydi o kadın. Sıcacık yatağı onu bekliyordu artık.


Melih, Freiberg, 09.10.2010

17 Eylül 2010 Cuma

Dar Yaka

Usandım kara gecenden
Günü ışığı görmeye geldim
Şeyran işi betonun çeliğin
doyuramadı beni
Toprağı kayayı okşamaya geldim

Doğdum bittim oldum
Dahasında hep yendim
hep yendim
Kurtların sofrasında hep bendim

Nemrut 11.10.2010

4 Eylül 2010 Cumartesi

Paradoks

Ben o şımarık zengin çocuğuyum.
Beni neyle doyurabilirsin?

Kan

Dört duvar bırakmaz.
Dört duvar kavramaz.
Sen vurmadıkça yıkılmaz.
Sert, sert daha sert
Bağır sazınla,
hokkanla.
Yetinme kanınla,
tam karnına.

Dört hakan uslanmaz.
Dört hakan anlamaz.
Saldır canınla.
Kaldır kafanı
Hayat başlar doğuda

KaraGün

Güzel bir gün
Hani kuşlu, çiçekli
çocuklar neşeli..
Peki ya o kan
Peki yatan ötedeki?

Güzel bir gün.
Sen gömülmüş yatağında,
'Yeşil mi, sarı mı'
Yok, bu gün kırmızı.
Bu gün gömülmüş kara toprağa.

Köpekler!
Katiller!

Bulutlar ağlar bugün
'Yarın yok, yarın yok
N'olur bugün yıkansın
Tek bir gün kandan arınsın'

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Bir Pazar Günü İstanbul

Yelpazesini salladıkça daha çok terliyor. Hava çok sıcak. Saçlarını kazıtmayı düşünüyor yine. Kahvaltı sonrası ritüeli başladı! Televizyonda yine kendinden bahsediliyor. Utanarak izliyor. Bunca insanın aşık olduğu biri olmak zor, diye düşünüyor, bir küfre layık olmak zor.
Sarhoşların naralarında duyuyor ismini geceleri. Uyuyamıyor uzun zamandır, sürekli bir bahanesi var. O kadar kalabalık ki yüreği, kimsenin adını aklında tutamıyor. Eskiyi hatırlatıyor bir tarafı sürekli, o sessiz günlerini. Yaşlandığını fark ediyor sonsuzuncu kez. Çok hızlı yaşıyorum, diyor aynadaki aksine, her sabah. Oysa ki tek yaptığı oturmak. Yapayalnız oturmak ve insanların kendine aşık olmasına müsaade etmek. Hem etmesem ne olacak ki, yine sevecekler, diye düşünüyor. O kadar yorgun ki...
Adına yazılmış onca şarkı, şiir, yazı kafasında dönmeye başlıyor. Ne kadar güzel olduğundan, ne kadar sevildiğinden, uğruna ölmenin şeref olacağından bahseden sözler kalabalığı... Gülümsüyor. Şimdi bir sigara yakmalı, çünkü sabah ritüeli bunu gerektiriyor, efkar vakti şimdi. Uğruna ölen onca insan geliyor aklına, suratındaki gülümseme genişliyor. Gözünden fırlayan bir damla yaş, yarışı başlatıyor. Metrekare başına bilmem kaç litre düşecek kadar ağlıyor. Uğruna yeni insanlar öldürüyor, boğarak. Aşıklarının ateşini söndürmeye çalışıyor böylece. Daha fazla aşık için daha fazla göz yaşı, daha fazla aşk için daha fazla ölüm... Makyajı tamamen aktığında diniyor göz yaşları. Doğuyu temsil eden bir batılının sahip olabileceği en güzel makyaj suratından siliniyor bir anlığına. Sonra en tepeye tırmanan güneşle beraber geri geliyor. Yüzündeki bulutlar da yelpazesinden doğan sıcak bir meltemle dağılıyor.
Sayısız erkeğin sahip olmak istediği bu güzellikten kurtulmak istiyor yine. Yaşlandığını suratında görmek istiyor, makyajı kapatmasın istiyor. Sahip olunmaktan, yönetilmekten bıkmış bir halde, doğduğundaki tek parça, ufak bir köy olan halini özlüyor. Güzel olmak, sevilmek yerine nefret edilen olmak istiyor artık. Belki böyle kurtulabilirim bu sıkkınlıktan, diye düşünüyor. Sonra, yorulmaya, sıkılmaya, yalnızlığa devam ediyor.
Zenginliği ve fakirliği bir bünyede besliyor. İçindeki fakirden, içindeki zengine vermek için çalıyor her gün, Robin Hood'un kemiklerini sızlatırcasına. Bir yanı klimasının kumandasına uzanmaya üşenirken, öte yanı kışın ihtiyaç duyacağı kömürü düşünüyor yaz günü. Bunları düşününce tekrar gülümsemeye başlıyor. Neşesini yerine getirecek kadar hüzün barındırıyor bu büyük ayrım. İçinde aşk barındırmayacak kadar neşe dolu hissediyor kendini. İçindeki karanlık tarafı seviyor. Kötülük, yüzünün orta yerinde sırıtıyor. Sigarasını söndürüyor. Efkar bitti, şimdilik.
Saatlerce aptal bir oyun oynayan, susadığını bile fark etmeyen ufak bir çocuk canlanıyor gözünde. Çocuğun bu kadar erken aklına gelmesi tatil anlamına geliyor. Okul yok bugün, trafiğin sonunda daha çekilebilir şeyler var. Birazdan mangallar yanacak yüreğinde, akşamüstü rakı kokacak göbeği. Dinlenecek, daha çok yorulacak. Tekrar, ne kadar sevildiğini fark ediyor ve şaşırıyor. Hangi aşk monotona bu kadar dayanabilir ki? Hangi aşık daha fazlasını vadetmeyen bir sevgiliyi usanmadan sevebilir ki? Hangi kadın bu aşkı hak edebilir ki? Nice emsali çoktan unutulmuşken, onun sahip olduklarından bu kadar sık sıkılması nankörlük gibi geliyor. Nefret edilmeyi tek çözüm olarak gördüğü için kendinden utanıyor.
Günü, ikilemler topluluğunun hazırladığı bir tiyatro oyunu gibi anlam yüklü bir sıkıcılıkla devam ediyor. Bugün, dünkünden daha eğlenceli bir sahne var ama hala çok sıkıcı. Bir sigara daha yakıyor ve dumanın, içindeki boşluğu doldurma telaşını seyrediyor. Gözlerini kapatıyor. Rakı kokusu duyuyor, gülümsüyor. Şerefine kaldırılan ilk kadeh gözlerinden akmaya başlıyor. Sabahı düşünmeden eğlenen insanları sıkmayacak kadar huzurlu bir şekilde ağlıyor. Bugün yine özel bir gün, yağmur kimsenin tadını kaçıramaz ne de olsa...

26 Haziran 2010 Cumartesi

11 Haziran 2010 Cuma

Yaz

Savaş yok. Bütün dersleri geçmişim. Terletmeyen, tatlı bir sıcaklık var. Özgürlük, son on beş bin yılın en yüksek seviyesinde. Açlık yok. Devlet hala var, ama kimse şikayetçi değil.
Aniden kapı açılıyor. Mutlulukla arama "meğer hepsi rüyaymış" klişesi giriyor. Saatlerdir gıda namına bir şeye rastlamayan ağız salgılarının içine sıçtığı ağzımdan tükürükle karışık sessiz bir küfür çıkıyor. Hava çok sıcak.

- Saatin kaç olduğunun farkında mısın?
- Kusura bakma uyuyordum, fark etmemişim.

İnsanların uykuya karşı takındıkları tavrı hayretle izliyorum. O kadar güzel bir dünyadan beni kopardıkları için benim kızmam gerekiyorken, dünyadaki her boktan şeye benim geç uyanmam sebep olmuş gibi onlar bana kızıyor. 10 dakika geç kalan öğrencisine savaş suçlusu muamelesi yapan öğretmenin suratıyla; kahvaltıda ne istediğimi soruyor. Kahvaltıda da uyumak istiyorum, tabii bunu paylaşmıyorum. Yumurta, diyorum, bilinçsizce çıkıveriyor ağzımdan. Ağzım yumurtluyor, ve ben o yumurtanın içinde bile uyuyabilirim.
Suratıma çarptığım su, her seferinde ardında yalancı bir serinlik bırakıyor. Bu harekete sonsuza kadar devam etmek istiyorum, sonsuzluğun ne olduğunu bilmediğim uyku halini özlüyorum, ama yemek yemem ve çalışmam gerekiyor. Reklamlardan kazandığı yumuşaklıkla 4 günlük sakalıma takılan havlu bile benden şikayetçiymiş gibi geliyor.
Çalışıyorum, ya da çalışıyormuş gibi yapıyorum. En kaliteli şarabı içerken Afrika'daki açlar için göz yaşı döken elleri ojeli kadınlar gibiyim. Aşağılığım. Tembelim. Yalnızca kupkuru bir lafım. O kadar uykum var ki...
"Dünyayı kurtarması gereken biri, sırf dünyayı kurtarması beklendiği için dünyayı kurtarıyorsa, öyle dünyanın içine sıçayım." yazıyor defterimin ilk sayfasında. Defterin sonuna doğru gitmem gerekiyorken sürekli başına dönmem, ilk sayfadaki bu sözü benim yazdığımı ispatlıyor sanki. Canım sıkılıyor. Hayatını bir sözle özetleyebilen biri olmak bu kadar popüler olmamalı, diye düşünüp sayfayı yırtıyorum. Biraz daha az aşağılığım artık. Yaşasın!
Beni tanıyan herkesin, tembelliğimi tasdiklemesi, tanıdığım herkesin kendini çalışkan markasının orijinal malı ilan etmesi anlamına geliyor bence. Başkasına salak deyip kendi zekiliğinin reklamını yapan zihinle aynı fabrikadan çıkma bu eylemin üreteni. Hepsini, herkesi çok seviyorum, uyurken. Ama uyutmuyorlar. Sevilemiyorlar maalesef.
Bukowski'yi bu aralar pek iyi anlıyorum, ama bana bir haftalık uyku da yetmez. Aylarca uyuyabilirim, ve tabii ki aynı insanlar bana da bunun için izin vermez. Medeniyet beni öperek uyandırır her seferinde. Boktan işleri için bombok bir hayatın içinde koşturur beni, sabahın 9'unda bir yöne, akşamın 6'sında diğer yöne...
Fiziksel sağlık için 8 saatin yeterli olduğunu savunan zihinler, zihinsel sağlıkları için o 8 saatin yetmediğinin farkında değiller maalesef. En azından benim fakir zihnim o 8 saatte dinlenemiyor, çünkü aniden uykumla arama giren medeniyet her seferinde beynimin bir tutamını zedeliyor. Hayalimi güçsüzleştirip, daha kısa rüyalar gören bir aptala çeviriyor beni. Önce tembelliğimi engelliyor, sonra da tembel damgası vuruyor. Kendisiyle çelişen ve ne istediğini hala bilemeyen caanım medeniyet, daha fazla çalışmamla bu açığını kapatabileceğine inanıyor, hala!
Daha fazla uyumak, herkesi daha çok sevmemi, daha az yormamı sağlayabilir. Daha fazla uyumayı da maalesef yalnızca yazın becerebiliyorum, becerebiliyordum. Şimdi de güzellikler ülkesiyle arama medeniyetin daha küçük bir ambalajla paketlenmiş bir öpücüğü giriyor. Ben herkesi daha çok sevmek isterken, herkes daha az sevilmek istiyor. Varsın daha az sevilsinler. İki tane mor torbaya onların sevgilerini sığdırabilirim, bir süre daha.
Şimdi biraz daha çalışmalıyım. Sonra erken yatmalıyım. Sabah erken kalkacağım.

8 Haziran 2010 Salı

Sonsuz

4 yıl, 22 gün, 13 saat.
26.10.2010, 21.30

Dünya bizi kandırıyor! Sürekli dönerek olmadık bir zaman bilincine itiyor bizi. Biz de kafamıza göre dilimleyip zamanla yaşamayı kabul ediyoruz. Enayiliğimizi tasdikliyoruz. Kaydetme hevesimiz, zamana ihtiyacı doğuruyor ve enayiliğimizin başlıca sebebi oluyor.
Zamana inanıyoruz, zamanla yaşlanıyoruz.
Zamanı o kadar küçük dilimlere ayırıyoruz ki, büyük dilimler sonsuzlaşıyor. Sayma aşkımız, birim hevesimiz, ölçme hastalığımız bize; tahayyül edemediğimiz sonsuzluğu, çevresine bir kurdele bağlayarak hediye ediyor. Önce zamanla kendi küçüklüğünü ve durgunluğunu ispatlayan insan, daha sonra diğer "şey"lerle kendi sonsuzluğunu ispatlamaya çalışıyor. "Şey"leri sayıyor, ölçüyor, tartıyor... Sınırlandırıyor! Böylece kendi sınırlarını bilmeyen ve sınırlandırdığı şeylere hükmedebilen insan, kendini sınırsızlaştırıyor, sonsuz oluyor.

-

- Yanıma gelsene.
- Bir şey yazıyorum.
- Peki.

-

Sonsuz oluyor...
Sınır...
Siktir!

-

- Yine aynı şeyi yaptın. Ölmeyi de mi ben öğreteceğim sana be kadın?
- Sen öldüremezsen, ben ölemem.
- Peh! Öldüremezsemmiş! Çık şuradan artık ne olur!
- ...
- Her seferinde aynı bok!
- Yanıma gelsene.
- Yeter...

-

4 yıl, 22 gün, 23 saat.
27.10.2010, 07.30

Yine bir sabah, yine ayrılık. Yeni umutlardan kaçmanın tek yolu uyumak. Uykusu olmadığı halde uyumak isteyen bir insana, 10 dakika sonsuz gibi gelebilir.
"Ne güzel sarılıy..."
Sonsuzdan kaçmanın bir yolu da saymaktan vazgeçmek olabilir.
"Bir kere de olsa öpm..."
Sonsuzdan kaçmanın bir yolu da sevmekten vazgeçmek olabilir.
"Seni seviyorum..."
Kaçmamak da olabilir.

-

∞ yıl, ∞ gün, ∞ saat.
27.10.2010, 07.30

- Yanıma gelsene.



Hep daha boktan olabildiğin için hep daha güzelsin.

30 Mayıs 2010 Pazar

Gündüzdüşleri

Üç ay olmuş bunu yazalı. Niye büyümüyorum?...

Küçük hayallerimi, küçük odamda, küçük oyuncaklarımla gerçekleştirmek zevk vermemeye başladığında oturdu aslında kalbimin üstüne bu ağırlık. Yıllardır kanatırcasına eziyo kalbimi.

Zevk vermemeye başlamış mıydı gerçekten? Yoksa "Artık büyüdün." denerek oyuncaklarım ve gerçek olduğuna yemin edebileceğim dünyam elimden alınıp önüme çarpım tablosu mu atıldı? Sanırım ikincisi oldu. Sanırım ikincisi... İkiyle çarptım, üç geldi, üçle çarptım dört geldi. Sorumluluklarımı ikiyle çarptılar, üç geldi, üçle çarptılar, dört geldi. Bitmeyeceğinin farkına varınca, çaresiz, kabullendim gerçekliğin hayallerimin gerçekleştiği yer değil, sorumluluklarımın olduğu yer olduğunu. Adını da büyümek koydum. Artık hayallerim yoktu, hedeflerim vardı ve onlara ulaşmak biraz olsun göğsümdeki kurşunu hafifletiyordu. Ulaştıkça büyüdüm, büyüdükçe beynim büyüdü, beynim büyüdükçe kalbim küçüldü, kalbim küçüldükçe kurşun ağırlaştı, göğsüm ezildikçe ezildi.

Hepimizin küçük gerçeklikleri vardı, hepimiz mutluyduk. Oyunbozanlar geldi ve kendi gerçekliklerini dayatmak istedi. O aslında en gelişmiş savaş uçağı değil, en ilkel kalemdi. Kabul etmeyenin canını yaktı. Korkanlar onun gerçekliğini canlarıı yanmadan kabul etti; korkmayanların canı yandı, onlar da öyle kabul etti. Gerçek; çocuklar için nesnelleşti, oyunbozan için öznelleşti, ama ne köleleri güçlü çocuğu hayallerindeki gibi uçan halılara bindirebildi, ne de köleler emekli olduklarında hayallerine kaldıkları yerden devam edebildi. Çoktan unutmuşlardı nerede kaldıklarını.

Bir gerçeklik yok. Geniş gerçeklikler ve dar gerçeklikler var. Geniş gerçekliklerde yaşayanların hayalleri dar, kalpleri ağır, dar gerçekliklerde yaşayanların hayalleri geniş, kalpleri huzurlu.

İşitmem de ağırlaşmadan kulak vermeliyim saate: "Tik, tak, tik, tak, ti... Hayallerin ne? Hayallerin ne? Hayallerin ne?" Başkasının öznelinden kurtulmalı, seneler önceki bilgeliğimi bulmalıyım.

...

"Risk budur." yazıp geçsemiydim lan?

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Uşşak

Çalmasın davullar
ıslak geceye vurmasın
bağırmasınlar
Nolur yeni sildim son damlayı
Yağmasın dağlar tenimi
bir sarı iskeletim kaldı
onu bana bıraksın
bu hain yağmurlar

Tenha bir ıslık ötsün
kendime kalayım bu gece
kupkuru olayım
Nolur sussun davullar!
Kandırayım yüreğimi bu gece
kapansın gözlerim
tenha bir ıslık essin kulaklarımda
mavi göklerden kalma

Gri

Hayatın paraya endeksli olduğu, sokakların olduğundan daha dar gözüktüğü, soba dumanlarının renkleri soldurduğu, ama kahkahaların hep daha şen, hep daha gürültülü duyulduğu bir şehirde büyüdüm. Her sabah üç kuruş para için 20 milyon kişi tarafından sikilen o şehrin, daracık bir sokağının, arabalar için parsellenmiş bir arsasında sosyalleştim, top oynayarak. Şehrin göbeğinde, şehirden uzak yaşadım, ve sıkılmayı öğrenene kadar çok eğlendim, fark etmeden. Tam da şehri tanımaya başladığım döneme denk geldi bu yeni tecrübem. Sabahında dökülmüş asfaltta söndürdüm ilk sigaramı, sıkıntıyla. Dumanını ben çekemeden, meltem çekti aldı ciğerlerimden. Gençtim daha. Bıktım. Şehir o kadar çok konuştu ki... Amına koyayım...

Üç kuruşa tüm hücrelerini satan bir orospunun koynuna doğdum, sokaklarında büyüdüm, evet! Uğraştım diğerleri gibi orospu çocuğu olmamak için, abilerime, kardeşlerime benzememek için. "Bu şehrin düzgün evladı da olabilir ulan!" diye haykırdım caddelerde önceleri. Yankısı yeni geliyor kulağıma, gülüyorum... Gençtim daha. Tez canlıydım. Parasız oynuyordum sokaklarda, ne bileyim! Aynı yere park etmek için para gerekiyormuş. Her şey için para gerekiyormuş. Sıkılmamak için, sikilmemek için para! Bilmiyordum ki... Anne şefkatini bile el değmeden paketliyorlar artık. İçime çekmeyi özlediğim kokular şişelerde. Her şey orijinal, bir gerçekler sahte. Her şey satılık. Her şey...

Parasız mutluluğu hayal ettim gençken hep, aklımı sikeyim! Boş boş düşüneceğime bir işe girip para kazansaymışım keşke. Bir dükkan bir şey açardım da yolumu bulurdum. Bu yaşımda hala paraya muhtacım. Hep o hayallerim yüzünden... "Sen mi kurtaracaktın memleketi?, Kimse cesaret edemezken kahramanlık senin neyine ulan?" Kahramanmış... Peh, sikimin kahramanı! Keyfimden dibini içmediğim sigaraları düşünüyorum şimdi. En uyduruğundan bir paket sigara bile almaya param yok. Şehir, kahkahalar eşliğinde, hayallerime gömüyor beni her gün. Pek kalmadı bitmesine. Bıktım can çekişmekten. Artık genç değilim. Kolay değil. Üşümek daha çok koyuyor. Öksürüklerim daha içten, daha samimi. Buz gibi...

O kadar uğraştım o orospunun memesinden doymamak için, aç kaldım. Şimdi diğer çocukları gibi kucağına aldı beni, sallıyor. Hiç bir anne bu kadar içine sokamaz yavrusunu, hiç bir annenin kucağı bu kadar soğuk olamaz. Öpüyor beni, solgun. Ölüyorum, amına koyayım...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Ruya'ya Ağıt

Bir japongülü açar bahara
kıpkırmızı, çılgın.
Tatmadan bilinmez ya
saklıdır göbeğinde hayatın sırrı.
Derin bir çığlıktır patlar,
patlar..
Göğüs dolusu neşe,
unutulmuş bir heyecan saçar
yaşadığı tek güne..

Ahh!

Bir japongülü açar bahara
çook uzak bana..
Tadamam sırrını,
Dokunamam ya ona
ondandır içağrım
bu isimsiz sızı ondan..

21 Mayıs 2010 Cuma

Üçün biri ve Üçün diğer ikisi Üzerine - Yalnızlık, Birliktelik ve Aşk

Birliktelik, yalnızlık ve Üçün Biri.
Her insan, en azından hayatının bir döneminde aşkı tatmak ister. Ya başkasında görür özenir, ya da annesinin memesine uzanan bir bebeğin iç güdüsüyle, kimsenin etkisinde kalmadan ona uzanmak ister. Kimse durduk yerde aşık olmaz. Her aşkın, "beklenti" isimli bir ebesi vardır. Bu ebenin işvereni de; yalnız kalmak istemediği her anda başkasına ihtiyaç duyan insandır. Popüler haliyle karşı cinsten birisidir bu ihtiyacı karşılayabilecek olan. İşveren hamiledir, ebeyi çağırır, aşkı doğurur. Böylece birlikteliğe doğru ilk adımını atar, yalnızlık. İnsanın durduk yerde aşık olmaması kötü bir şey değildir, nitekim iyidir. Durduk yerde aşık olmayan, sırf arzuladığı için aşka sahip olan insan, aşkın değerini bilecek ve onu koruyacak iradeye de sahip olabilir. Bu noktada, aşkın değerinin, aşkı arzulayan tarafından meydana getirildiği unutulmamalıdır. Kendi yarattığı değeri, mutlak mutluluğa sahip olarak koruyabileceğine inanan insan da şüphesiz ki iyi bir durumdadır.
Birliktelik; yalnızlığın ışığının erişemediği yerleri aydınlatandır. Aşkı isteyen insanın, bilinçsizce çağırdığıdır ve mutluluğu içinde barındırdığına inanılanılandır. Yalnızlıksa; birlikteliğin en romantik loşluğuna güneş gibi doğandır. O loşluğa en uzak yanandır. Fakat aslında iç içedir yalnızlık ve birliktelik. Çünkü aşk birleşmedir. Birlikteliği tekil, yalnızlığı çoğul yapar. Aşk Üçün Biri'dir. Her insan Üçün Biri'ni arzular. Sahip olanlar mutlu olur, ondan kurtulanlar gibi. Ondan kurtulanlar da, sahip olanlar gibi acı çekerler. Birlikteliğin ve yalnızlığın bir olduğu, Üçün Diğer İkisi olduğu, Üçün Biri'ne sahip olunduğunda anlaşılır. Yani aşık olunduğunda. Çünkü aşkı yaşayan, yalnızlığını paylaşabilendir, biriyle birlikte yalnız kalabilendir.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

kayıp

Kaybetmeye alışan birinin kazanmaması gerekir. Çünkü kazanmak kişinin alışmadığı bir şeydir.

-

Daha çok kaybedene ihtiyacımız var, dediniz. Doğdum. Doğduğum gün başladım kaybetmeye. 20 günlükken annem sütten kesildi, besinimi kaybettim. Fark etmedim, ağladım. Göz pınarlarım kurudu henüz bir şey görmeden, gözlerimi kaybettim. Kör bir bebektim, kör bir çocuk oldum. Daha yeni "baba" demişken babamı, kucağının sıcağına alışamadan da annemi kaybettim. Bir ara kaybetmek için doğduğumu unutup üzüldüm. Sonra hüznü de kaybettim.
Yıllar geçti ve ben sahip olduğum, olmadığım her şeyi kaybettim. Yıllar geçiyor ve ben sahip olduklarımı, olmadıklarımı kaybediyorum. Bazen düşünüyorum da, bir şeylere sahip olabiliyorsam kazanıyorum demektir. Sonra fark ediyorum ki kazandığım tek şey kaybetmek. Kaybetmek için kazanıyorum, demek ki kazanmıyorum. Ve her geçen gün hayatı biraz daha kaybediyorum.

-

Daha çok kaybedene ihtiyacımız var dediniz, çocuk yaptım. Biraz daha kaybetmem gerekti bunun için ama zaten pek fark etmedi benim için. Çocuğum da beni kaybetti pek geçmeden. Ben de onu. Ve de hayatımı, her şeyimi. Sahip olmadığım, zaten kaybettiğim, zaten kazanmadığım her şeyimi...
Şimdi benim yaşadığım bokun aynısını yaşayacağını bildiğim oğlum için üzülüyor olmam gerekirdi ama dediğim gibi hüznü çoktan kaybettim.
Bunları anlattım çünkü kendimi tanıtmam gerektiğini düşündüm. Siz kazananlara... Kaybetmeyi yaratanlara! Hep daha çok kaybedene ihtiyacı olanlara!...
Hep istediğiniz gibi oldum. İhtiyacınız kadar doğdum, ihtiyacınız kadar yaşadım, öldüm. Ve bunları yalnızca siz istediniz diye, siz daha çok kazanabilin diye yaptım. Şimdi sizden bana hayatı tekrar kazandırmanızı istiyorum. Bunu sizden istiyorum çünkü kazanmayı bilen sizsiniz. Bana hayatı kazandırın, ben de kaybedeyim. Eskisi gibi. Biliyorum benim kazanmam hoşunuza gitmez ama inanın benim de gitmiyor. Kazanmak bana göre değil; tıpkı kaybetmenin size göre olmaması gibi.
Umarım beni anlar ve yardımcı olursunuz.
Bol Kazançlar

16 Mayıs 2010 Pazar

Garip Yabancı

sıradan bir geceydi
ay gökteydi her zamanki gibi
pek güzel bir geceydi
belki...

Benzer bir gecede sordu
çocukken daha
'yıldızlar uzak mıdır baba?'
Hem uzak, Hem çook sıcaktır oğul
uzananlar erir gider uğruna..
Böylece başladı çocuk hayata
çaresiz..

Önce kaybetmeyi öğrendi
gecelerde kurduğu hayallerini.
Yavaşça tattı maddeyi,
sahiplendi de
ona söyledikleri gibi.
Çalıştı, didindi sonra
kazıdı toprağı
köpekler gibi.
Bir araba, bir ev
güzel de bir kadındı isteği.
Derken yitip gitti babası,
Ansızın,
yaşamamışcasına.

sıradan bir geceydi
ay gökteydi her zamanki gibi.
Bir yıldız indi yeryüzüne,
tam gönlünün dibine.
Korktu önce,
ya çook sıcaksa?
Uzattı elini,
Ansızın,
yaşamamışcasına.
Ilıktı kendi kanı gibi,
acemice koynuna girdi.
O gecede aldattı kadınını,
arabasını,
evini.
Pek güzel bir geceydi,
belki
en güzeli.
Yunus Dişkaya'ya

15 Mayıs 2010 Cumartesi

bir an

ilk başta:
yalnızca bir an;
hiç gelmeyecekmiş gibi,
sonsuz gibi.

bitmeyen beklemeler sonunda bir an,
öncesiz gibi,
sonrasız gibi.

içine sığılmayacak kadar küçük bir an,
sonsuzun tanımı,
hayatın özeti.

kahkahanın ortasında bir nefes; bir an,
mola başlangıcı,
mesai bitimi.

yalnızlığın ortasında florasan ışığı, bir an,
sevginin sıcaklığı,
yankının ıssızlığı.

evet!

yalnızca bir an:
hiç gelmeyecekmiş gibi,
bilinen bir sonsuz gibi.

yemek istemediğin pırasa,
öpmek istemediğin akraba,
bitmesini istemediğin yolculuk,
ayrılmak istemediğin sevgili,
olmak istemediğin ameliyat,
girmek istemediğin sınav,
giymek istemediğin kefen.

sana uzak...
sonsuz kadar,
bir an kadar.

sonra; başlangıç,
sonra; ölüm,
sonra; yaşam,
sonra; aşk,
sonra; vesaire...
sonra; son.

14 Mayıs 2010 Cuma

Biçare

bir söz kalsın isterim
tek bir söz ki anlatayım kalbime,
ne menem şeymiş,
öyle kelimeler, cümleler değil ama
tek bir nefes isterim,
göğsünün dibinden,
kalsın ciğerimde son günüme.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Üçün Biri ve Üçün Diğer İkisi Hakkında - Yer, Gök, İnsan

Yer 3'tür, gök 4'tür. 3, 4'tür. Yer, göktür. İnsan yerde uçar, gökte yürür. İnsan 7'dir, gökle yeri bütün kılar. Yer ve gök Üçün diğer ikisi'dir, insan Üçün biri'dir.
Açıklamak çok zor dost. Ama inan ki öyledir. Deve de anlamadı belki zaten. Siktir et be dost. Üzülsen de açıklamak zor, sevinsen de. Siktir et.

11 Nisan 2010 Pazar

Üçün biri ve Üçün diğer ikisi Üzerine - Tarafsızlık

Taraf tutmak, yalnızlık korkusuyla büyütülmüş nesillerin orgazm çığlıkları eşliğinde eyledikleridir. Bu durum, "Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı" sorusuna sayısız kez maruz kalıp sayısız kez kızararak cevap vermek zorunda kalan insanların çaresizliğidir. Bilinçsizken başlayan taraftarlık maceraları, bilinç sahibi olduklarında heyecan verici gözükür. Hep bir tarafa tutunmuş kimseler için pek de normaldir bu davranış. Kişilik kazanımının son evrelerinde pek çok renkle tanışılır ve pek çok renge bürünülür genelde. Her renk, her taraf farklı ve güzel bir tada sahiptir ve bu tatlar insana büyüleyici gelir. Bağımlılığı pek kolay olan bu tatlar ve koyusu pek "merak uyandırıcı" olan bu renkler insana daha fazlasını istetir. Bu da taraf tutmayı fanatizm boyutuna taşır. İnsanın doyumsuzluğunun kısa bir özetidir bu taşınma. Üçün diğer ikisi olan "taraf tutma" ve "fanatizm" bizi "Üçün biri"yle yani "tarafsızlık"la tanıştırır.
Sonsuz sayıda kolu olan bir yıldız düşünün. Her kolu bir ideolojiyi, her kolu bir rengi, her kolu bir tarafı simgeleyen, iki boyutlu bir yıldız... Yıldızın merkezinde doğan bir insan evladı bilinçli ya da bilinçsiz yönlendiği bir tarafta, gün geçtikçe artan bilincinin de verdiği cesaretle, sivrilmek isteyecektir. Yıldızın merkezi beyazdır. İnsan ilk kez mavinin en açık tonuyla karşılaştığında, mavi kolda, mavinin en koyu haline ulaşmak ister (ilk karşılaştığı rengin mavi olması ya da iç güdülerinin kumanda ettiği zevklerinin doğrultusunda maviyi seçmesi buna sebeptir). Çoğu zaman o kolun en sivri noktasında siyaha varır ve Üçün diğer ikisi'nden biri olan fanatizme ulaşır. Beyaz ve siyah arasında yapılan bu yolculuğu her taraftar farklı bir yolu, farklı bir rengi takip ederek yapar. Fakat başladıkları ve vardıkları nokta her zaman aynıdır. Köşesiz hallerini terk ederek başladıkları taraf tutma maceraları, taraf tutanları sivriltir ve farklı renkteki herkese batma hevesiyle kendi karnını delik deşik eden birer manyağa dönüştürür.
İki boyutlu bir yıldızın merkezinde doğup siyah uçlara sahip sayısız kolun bir çoğunda siyahı tadan bir insan, farklı(!) tat denemelerinde aldığı benzer sonuçların ters teperek sebep olacağı bir karar alarak beyaza dönebilir. Yani Üçün diğer ikisi'ni tattıktan sonra Üçün biri'ne varır ya da başka bir deyişle Üçün biri'ne geri döner. Fakat beklenenin aksine Üçün biri -yani tarafsızlık- bu durumda Üçün diğer ikisi'nden farklı konumlanamayabilir ve üçüncü bir boyutta yeni bir tarafa dönüşebilir. İşte bu sonuç yine insanın doyumsuzluğu ve gösteriş budalalığı sebebiyle doğar. Karşı bir tarafa sahip olmayan ve sivrildikçe rengi aynı kalan bu yeni taraf fanatizme, yani siyaha ulaşmaz. Çünkü taraftarlığı ve fanatizmi zaten içinde barındırır. Bu durum daha tehlikelidir, çünkü karşısında dengeleyecek bir taraf olmayınca sivrilmenin sonu da olmayacaktır. İki boyuttan kurtulup üçüncü boyutta aynı problemi yaşamak, sonu gelmeyen bir tekrarda kaybolup gitmeye sebep olur. Bu tekrarı engellemek ve beyaza, yani Üçün biri'ne çelişkisiz bir şekilde dönmek, taraftan (taraflardan) tam anlamıyla kurtulmayı, beyazı siyahla bir tutmayı, bu iki rengin arasındaki tüm renkleri zaten içinde barındırdığını bilmeyi gerektirir.
Kısacası Üçün biri her zamanki gibi ortadadır ama ilk kez ortadan bağımsız olabilme ihtimali söz konusudur. Yani Üçün biri ilk defa tehlikelidir.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Yasak

Hayatlar var,
hepsi etrafında,
yakın görünür sana.
Aslında uzağında.

Yollar var,
ayrılır binbir yana.
Seçtim sanırsın ya
düşün bir daha.

Bir kapandır seni kıstıran,
içinde tek hayata giden o tek yolla..

7 Nisan 2010 Çarşamba

Taraf



Sahip olunan renk taraf tutma sebebi, taraf tutma hevesi bir renk sahibi olma sebebi. Doğalıyla, insan eli değmişi. Organiğiyle GDO'lusu.

4 Nisan 2010 Pazar

Kuburga, Aşk ve Kuburga'in Aşık Yanılgıları



Güneş açtı, keyif yerinde. Melankoliye ve yağlı saçlı kızlara olan aşkımı keyifli bi anda daha iyi anlatabilirim gibi geldi. Edebiyat yapmicam, biraz karıştırıcam ortalığı, her şeyden önce kendimi anlamaya çalışıyorum.

Aslında bu psikolojiden çok büyük ölçüde kurtuldum.
"Yıllardır tanıdığınız Eren, kendini tanısaydı neler söylerdi?" sorusunu cevaplamaya çalışacağım.

"Eren sen tanıdığım en süper insansın. Niye mesela bana aşık olmuyosun da saçma sapan tiplerin peşinden koşuyosun?" sorusunu cevaplamaya çalışıcağım. Evet her gün soruyolar bu soruyu.

Öncelikle lümpen olmayan yanıma hoş geldiniz: az yazılı, bol fotoğraflı, az kıyafetli, bol orjinalli, erotiğe kaçmamayı başaran moda dergilerini seviyorum. Bunlardan bi tanesini karıştırırken 7 senedir aşık olduğum, yedi kere çıkıp ayrıldığım kızla karşılaştım.

Her ilişkimin ilk iki-üç günü çıkıp ayrıldığım, bana artıklarını bırakan kızla karşılaştım.

Artık hem anlamam, hem de üzdüğüm insanlara anlatmam lazımdı bu kızın nereye gittiğini.

Önce şu fotoğraflara bi bakın. Hayır, güzelliğini takdir edin, allah vergisini ayakta alkışlayın veya loblarınızını ezerek yuhalayın, giyimine laf edin diye bakın demiyorum. Dişi veya erkek olmanız fark etmez ama dişilere eğilimli birinin şu cümleden sonra yazdıklarımı daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum. Ne hissettiriyo şu fotoğraflar, orasını düşün benim için. Bu kız ne yapar? Nelerden hoşlanır? Ne giyer?
Bana öyle geliyo ki herkesin kafasında benzer şeyler canlanıcak...





"O kız niye bu kız?"
Senin cevabına göre bulucam cevabımı.

Durum 1: Sanıyorum ki kafanda şöyle bişey canlandı:
Melankoliyle keyif sevişiyo resmen. Bu kız resim yapar, boktan bi jean pantolon giyer, kitap ve sırt çantasız çıkmaz, yalandan kahkaha atmak yerine içten gülümser, belli başlı bitkilerle arası iyidir, memnuniyetsizdir çünkü okumaktadır, kimseye hayran olmaz çünkü kimseden hayranlık beklemez.

Bu durumda bu kız sanat tanrıçasının suretidir, bulalım ve tapınalım.


Durum 2: Durum 1 hakkında "Ne saçmalıyo lan bu?" dedin.
Biraz daha düşüniym o zaman...

"O kız niye bu kız?"

Kendi hayatımdan dolayı sanırım.

Düşüncelerim melankoliye sürükledi. Melankoli suratsızlaştırdı, yer yer çekilmez hale getirdi.
Düşüncelerim sanata sürükledi. Sanat, evin içinde keyfi bulmayı öğretti.
Düşüncelerim kendime sürükledi. Kendimi sevdim, saçım yağlandı.
Düşüncelerim derine sürükledi. Kıyafetin altındakini önemsedim, yenisini almadım.

Şimdi suratı asık, çekilmez dişi görür görmez düşünüyo zannediyorum.
Yağlı saçlı dişi görür görmez okuyo zannediyorum.
Evden çıkmayan dişi görür görmez sanatla uğraşıyo zannediyorum.
İki kelime alıntı yapan dişi görür görmez derin zannediyorum.

O peşinden koştuğum kızlardaki tipik özellik olan "bedroom-eyes" durumu da cabası... Melankoliyi sezdiriyo gibi o çekiğimsi gözler.

Bunlardan rastgele birine sahip kızlardan birini biraz izledikten sonra kız gidiyo, yerine yukardaki kız geliyo.
Aşık oluyorum, arkasından koşuyorum.
İşler tatlandıktan iki gün sonra gidiyo aşık olduğum, yerine artıklarını bırakıyo. Tanımadığım bi kızın peşinden koştuğumu farkediyorum.

Senin ne suçun var?
Hiç.
Benim ne suçum var?
Hiç.

...

Peki Kuburga, ne zaman akıllanıcaksın?
Sen akıllandığın zaman.

Peki Kuburga, kimi seviceksin?

Akıllı bir seni.

28 Mart 2010 Pazar

Bok


Ağaçların hışırtısıyla uyandı. Akan salyasını sildi. Önce salyalarının kendisinden kaçmak istediğini düşündü. Sonra niye böyle bir yorum yaptığını düşündü. Bir iki sigara dışında bir kötülük yapmamıştı onlara. Hem onları herkesten çok doyurmuştu. Mantığı suçluluk duygusuyla yaptığı onuncu yarışı da kaybetti. Salyalarından özür dilemek için kendini sabah keyfinden mahrum bırakarak ayaklandı, dişlerini fırçalamak için tuvalete yöneldi.

Artık geri dönse de uyuyamazdı, yatağında geçirdiği dakikaları hayal kurarak değil sıkılarak geçirirdi.

Mahrumdu sabah keyfinden.

Tuvaletin içine girdi, dışarı uzattığı eliyle sifonu çekti. Önceki akşam sıçtığı bokla birlikte spiral çizdiler, çiş ve taharet suyunun eşliğinde kanalizasyona süzüldüler.

Süzdüler onları.
Derisini yüzdüler.
Bir kenara astılar.

İşyerinin tuvaletinden bir iskelet çıktı.
Kurulanmadı. Yosun tutmuştu. Yosunlar kurusun istemiyordu.
Vicdanı el vermiyordu.

En büyük hayali tost makinesine uzanıp üstünü çelikle örtmek olsa bile...

Yosunlar vardı.

Onları kendisiyle birlikte kızartamazdı.
Vicdanı el vermezdi.

Vermedi.
El veremedi.
Vermeyecekti.
Verseydi...

Verseydi yanık kokusundan ibaret olup havaya karışacak, bir kaç yüz buracaktı.
Suç onun değil, makinedeki kara vücudun olacaktı. Kuru vücudun olacaktı.

...

...

.

19 Mart 2010 Cuma

Demokrasi

Belediye seçimine 2 yıl kalmış, 3000 nüfuslu bir ilçenin, mevcut bütün evleri, dükkanları ve boş arsaları, süper zengin bir iş adamı tarafından satın alınıyor. İlçe halkı, ilçede sahip olduğu hiçbir şey kalmadığından ilçeyi terk etmek zorunda kalıyor. İş adamı, önceden anlaştığı 3000 maaşlı işçiyi boşalan ev ve dükkanlara yerleştiriyor. İşçilerin yegane görevi: İlçenin yerlisi gibi yaşamak. Dükkanlardan kazandıkları para kendi inisiyatiflerinde. Bunun dışında her ay maaşlarını alıyorlar.
Böyle; kamu alanları dışında bütün alanların bir kişi ya da mekanizma tarafından sahiplenildiği ve yönlendirilebildiği bir ortamda, ilçeyi satın alan kişi, belediye seçimlerinde bir adayın seçilmesini istediğinde (Belediye başkanlığı için aday olan kişiler, iş adamının görevlendirdiği maaşlı işçilerden değildir. Partileri tarafından belirlenmiş ve o ilçeye uygun oldukları düşünülmüş, bu iş adamından bağımsız siyasetçilerdir. Seçildikleri takdirde, iş adamının düşüncelerine ters düşebilecek kararlar alma inisiyatifine sahiplerdir.) ilçe halkı, ilçe için yeni bir yönetici mi seçmiş olur, yoksa zaten vasfını yitirmiş bir "yönetim"in kuklalığına devam etmesini mi sağlar? Yani bu ilçeyi yöneten seçilen midir, seçtiren midir?

5 Mart 2010 Cuma

Deve ve Süleyman

Çocuk! Otur! İyi dinle!
Alim derler bana. Hafızlığım, katipliğim var.
Köyümüzü biliyorsun, tepede. Okumak, yazmak, düşünmek için birebir.
Velhasılı, kelam eder dilim, ilim bilir aklım.
Bir torunum var, Süleyman. Deden senin. Dedenin dedesi. Belki de onun dedesi. Ondan bahsedeceğim sana. İyi dinle.
Hacca gitmek farzdır, çocuk. Durumun müsaitse hac görevini yerine getirirsin. Ben de köyümün alimlerinden olduğumdan, durumum iyidir çok şükür. Fakat zordur hacca gitmek bu devirde. 3 ay sürer gitmesi, bir o kadar da dönmesi. 6 ay yol gitmek tehlikelidir. Yazıldıysa, ölür adam yollarda. Gitmeden bazı erzak hazırlanır, depolanır. Kilerde kitli durur. 6 ay dönmezse giden, kiler açılır, erzak kullanılır. Dönerse, kilerdekilerle sofra kurulur, hac dönüşü vesilesiyle eşe dosta ziyafet verilir.
Biz de doldurduk kilerimizi. Yola çıkmadan son bir kontrol edip anahtarı hanıma emanet ettim. Helallik isteyip yol aldım.
Zordu yolculuk. Yaşım genç olsa daha rahat olurdum belki ama rahatsızlık, mutluluk verir inanınca. Bu yüzden yaşlılıkta, din yolunda çekilen çile huzur demektir. Huzurluydu yolculuk.
6 ay bitmeden döndüm memleketime. Köye varmadan haberci yolladım önden. Uzun sürmedi habercinin dönmesi. Erzağı bitirmişler, dedi. Hevesim kursağımda kaldı. Vuslatın tadı kaçtı. Erzak edinsin diye adam yolladım derhal.
Köye vardım. Hanım mutluluktan uçacaktı ama utancından yerin dibine girmişti. "Süleyman kandırdı bey" dedi. "Bin türlü söz etti, giriverdi aklıma. Ölmüştür dedem dedi, sattı erzağı, tütün aldı. Bütün erzağı duman etti. Sözümü geçiremedim, delikanlı bu, laftan anlamaz ki. Aldı anahtarı. Affet bey."
Kızdım, ama bekledim. Ziyafet için erzak geldi, tuz yoktu. Daha fazla kızdım, yine bekledim. Ziyafet verildi. Her şey tuzsuzdu, her şey tatsızdı. Ziyan olmuştu onca emek. Ziyafet bitene kadar hiddet biriktirdim içimde, kümelenen bulutlarla renksizleşen gökyüzü gibi renksizleşti içim. Eş dost, Allah kabul etsin'lerini lütfedip çekildiler. Bir an beklemedim, gürledim. İçimde biriken bulutlar, şimşeklerle, gök gürültüleriyle dışarı çıktılar. Bela okudum. Bunca yıldır kızmadığım kadar kızmıştım ki bela okudum: "Soyumda, oğluna Süleyman diyenin ve tütün kullananın boynu büküle, işleri rast gitmeye, iki yakası bir araya gelmeye" diye kükredim. Sonra tükendim. Üzüldüm. İyiliğin daim olmasını istediğim ailemde kötülük türemişti ansızın. Üremesin diye dua ettim, bedduamdan dönmedim bu sebepten.
Çocuk! Süleyman olmadın. Gel, tütün de kullanma, hatırlatma Süleyman'ı aileme.
Çocuk! Süleyman olma!

3 Mart 2010 Çarşamba

Kısır Tohumlar

Şehrin ufak olduğu zamanlar. Merkeze bir metro mesafesinde, bir kışlada işkence yapılıyor. Düşünenlerin çocuklarının düşünmemesi sağlanıyor. Bir çoğu farklı şeyler düşünüyor, bir çoğu farklı sıkıntılar taşıyor olsa da hepsi benzer kalıplarla şekillendiriliyor. Kiminin adı sağcı, kiminin adı solcu oluyor. Bazısı hayalarının sağına, bazısı da soluna elektrik alıyor. Öldürenler öldürülüyor, düşünenler nesilsiz kalıyor.
Bugün gülerek anlatıyor anılarını. Sizin kampüste çok güzel anılarım var, diyor. Çocuksuz bırakıldığı günleri gülerek yad ediyor. Kimseyi öldürmediği, kimseye bir kötülük etmediği halde, öldürenle aynı kalıptan, aynı kefeye dökülüyor. Aynı kefeye konuyor. Zaten acı veren düşünceleri, madden de acı veriyor, elektrikle gerçeğe dönüşüyor. İyilik isterken kötülük buluyor. Yazık ediyor kendine, yazık ettiriyor. Şimdi zorunlu eğitim için gidilen yere, zorla götürüldüğünden bahsediyor. Suçsuz olduğu halde cezalandırıldığından, ölümden döndüğünden bahsediyor. Kimseye kurşun sıkmadığı halde, arabasına sıkılan kurşunları anlatıyor. Üzülüyor ama gülüyor. Sizin kampüs benim için çok özeldir, diyor.
Yeni nesil, okul diye gidiyor şimdi oraya. Bir zamanlar düşünenlere işkence edilen yerde, düşünmenin işkence gibi geldiği saatler geçiriliyor. Bir zamanlar kısırlaştırılan düşünceler için şimdi yeni tohumlar atılıyor, atılmaya çalışılıyor. Ama beyhude bu çabaların hepsi. Zamanında çok uğraştılar "haya" kafalı bireyler yaratmak için. Başardılar da. Kimse oraya düşünmeye gitmiyor bugün. Kimse oraya gelişmeye ya da geliştirmeye gitmiyor. Herkes yarın için avantaj sağlamaya, herkes paraya daha yakın olmaya gidiyor oraya. Nicesinin gözyaşı döktüğü yere şimdi kahkahalardan arta kalan tükürükler düşüyor. Çünkü kimsenin umrunda değil zamanında orada yaşananlar. Herkes dersini almış, düşünmenin zarar verdiğini öğrenerek başlamış hayata.
Kısırlaştırılmışların neslinden birkaç kişi geziyor hala oralarda. Maddi olmasa da cezalara, işkencelere maruz kalıyorlar. Hala direnmekten, hala davadan bahsediyorlar. Ezel'den haberleri yok. Aşk-ı Memnu onlar için seks anlamına gelmiyor. Onlar daha doğru, ama çok yanlışlar. Onlar çok dolu, ama bomboşlar. Şimdi varın normali düşünün. Biliyorum, bir hayli zaman önce düşünmekten vazgeçtiniz ama bir kez daha deneyin. Normal, sıfıra ne kadar uzak? Normal, normale ne kadar zıt? Normal, ne kadar anormal? Haydi sorun, cevabını gördüğünüz halde sorun! Sonra gelin birer çay içelim. Kahkaha atalım, sigara yakalım. Bırakın gelin, rahvan gitsin. Üzmeyin kendinizi bugün için. Dünle aynı boku yaşıyoruz bugün, yarın da aynısını yaşayacağız. Yalnızca tadı farklı gelecek, adı farklı olacak.


O orospu çocukları davamızdan geri çeviremeyecek bizi, yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın milliyetçilik, yaşasın vesaire.
O orospu çocuğundan ders almayın sakın, bu hocanın notu da bol, rahat geçersiniz.
Dün Ahmet Abi'yi de götürdüler. Sanırım yakında sıra bize de gelecek.
Dün Ahmet'i bi kızla gördüm lan. Artık bizim de bi manita bulmamız şart.
Vesaire...

20 Şubat 2010 Cumartesi

Orta

Okurdum, dinlerdim, yazardım.
Okudum, dinledim, yazdım.
Bittim.

Bir daha okumak istemedim,
zor geldi sayfalar,
çok geldi virgüller.
Noktalara ulaşamadım,
özetlere yetiştim.
Her seferinde.

Dinlemeyi de denedim.
Gözlerimi kapattım önce,
tavsiyeleri dinledim.
Korktum.
Gözlerimi açtım,
kulaklarımı kapadım.

Tatsız kelimeler dizmek,
insanın ağız tadına uydurmak.
Ne zormuş konuşmak,
ne zormuş yazmak.
Onu da denedim.
Ondan da caydım.

Hep kolay geldi ya ortada durmak,
şimdi de ortadayım.
En ortada. Yapayalnız.
Hep "doğru" dedim ya ortaya koşmak,
şimdi koşun bana.
Okumayın, dinlemeyin, yazmayın.

12 Şubat 2010 Cuma

On İki

Sayması bittiğinde kendine gelir gibiydi. Üç milyon dört yüz kırk iki bin birinci damla son penceresinin önünden düşen son damlaydı. Üç milyon dört yüz kırk iki bin iki. Normalden kısa sürmüştü bu kez yağmur. Rahatladı biraz, sevinmedi, rahatladı sadece: Saymayı severdi fakat saymaması gerekirdi. Hoşlanmazdı öyle melankoliden felan. Gürültüyle bir otobüs geçti pencerenin önünden, ormanı yararak. Gri kokmaya başlayınca etraf, kalktı. Şöminesine ilişti. Sönmek üzereydi. Tırnak ucuyla biraz yelledi, aşkından kalan cımbızla köze can verdi. Severdi annesini. Üç milyon dört yüz kırk iki bin üç.

Küçük bir gezintiye çıktı mutfakta. Bembeyaz parlayan restorana yönelmekten alıkoyamadı kendini, menüye baktı. "Değişiklik olsun." dedi, tavuk havyarı yemeye karar verdi. İlk defa duymuştu adını. Hoştu; ama fiyatına değmedi tadı. Daha güzelini yemişti. İlkin tavuk yumurtası geldi aklına. Severdi köyünü. Üç milyon dört yüz kırk iki bin dört.

Köyüne döndü. Çay demledi. "Ne gerek var restorana" dedi, "allahın kazıkçıları!". Akşam önemli okey maçı vardı, Turan Abi'nin gözüne girmeliydi. Çalan kapıyla döndü köyünden. Mehmet'le Ali bir Turan Abi ederdi. Severdi Turan Abi'sini. Üç milyon dört yüz kır...

Kapı yine çaldı. Açtı. Sabah aynada gördüğü adama ne kadar benziyordu. Yok yok oydu, kesin oydu. Kaşlarını çatarak:

-Kimsin sen?
-Ben tanrıyım.
-Tövbe de, şakası olmaz.
-Ben tanrıyım.

Cümleyi ikinci duyuşunda ensesi yandı, kalbi ağırlaştı. İnandırıcı gelmesinin verdiği suçluluk hissi bir yana, her sabah aynada gördüğü bu adama yaptığı saygısızlıkların farkına varmak onu kabullenmemeye zorluyordu.
-"Sus! Defol!"

Kapıyı kapatamadı.

-"Ben tanrıyım."

Üç milyon dört yüz kırk iki bin altı...

-"Ulan defol! Siktir git!"
-"Ben..."
-"Söyleme!"

...yedi, sekiz...

-"...tan..."
-"Sus Allah'ını seversen sus!" ...dokuz, on, on bir... "Dayanamayacağım!"
-"...rı..."

Kapı kenarında duran baba yadigarına sarıldı, kalbi durmak üzereydi. Horozu çekmeye çalıştı, elleri terliydi.

-"...yım..."

Horoz kaydı elinden, parmağı tetikte bile değilken patladı tabanca.

On iki.


Ertesi gün kapının eşiğinde, elinde silah, yerde kanlar içinde yatarken buldular çocuğu. Tabancanın sesini nasıl duymadıklarını konuştular biraz, biraz da çocuğun ne kadar iyi kalpli olduğunu...

İbaret.

Bir sokak lambası daha geçti penceremin önünden, hızlıca. Hikayesini duyamadan, çatlaklarını göremeden.

Fren tutmaz.

Bir araba daha geçti sokak lambasının önünden, hızlıca. İçindekini tanıyamadan, ellerinin terini göremeden.

Sabah olmaz.

Sanırım frensiz sürüklenmeyi seçiyorum, "Tutmaz."
Basmayı denedim mi?

Sanırım içeri bakmamayı tercih ediyor, "Yansırım yine, kendimden başka bişey göremem."
Bakmayı denedi mi?

Bir lamba daha,
Bir araba daha,
Bir anlam daha,
Anlamsızca,
Sayıdan bile ibaret olamadan...

16 Ocak 2010 Cumartesi

Kapıcı

Kapıcılık, lüksün icat ettiği bir meslektir. El memleketinde lüks apartmanların kapısını açmakla ve güvenliğini sağlamakla, bu memlekette de para karşılığı insanlar için günlük alışveriş yapmakla sorumludur. Lüks için hizmet ederken, lüksten bir hayli uzak bir yaşam sürer kapıcı. Genelde hizmet ettiği apartmanın bodrum katında oturur, kira vermez. Kazancı yetersizdir. Herkesin kazancı gibi.
Bienalde, sigortasız çalışan ve aslında sadece insanların lüks yaşamına hizmet eden insanlara dikkat çekmek için bir stand (ya da her neyse) açılmıştı. Birçok şeyin anlamsız geldiği bienalde, bana en mantıklı gelen bölüm bu bölümdü. Alışveriş merkezlerinde yalnızca parfüm test ettirmek için sabahtan akşama kadar ayakta duran ya da boş dükkanda, zaten katlanmış olan tişörtleri tekrar bozup katlayan, azıcık para alan ve sigortası olmayan insanların aslında hiçbir iş yapmadığına, ama o işleri yapmak zorunda olduklarına, kendileri de bienalde sigortasız çalıştıkları ve bu işi yapmak zorunda oldukları halde, dikkat çekmek istemişlerdi. Başarmışlardı nitekim. Apartman görevlileri ya da hepimizce bilinen adlarıyla kapıcılar da bu insanlarla aynı kadere sahip insanlardır. Verdikleri hizmet gereksizdir çünkü anlamsız bir lükstür. Ama onlar bu hizmeti vermek durumundadır, aksi takdirde aç kalırlar.
Aynı zamanda bir hitap şekli olabilir "kapıcı". Dalga geçmek amacı gütmeden, kimseyi kırmadan, hiçbir sosyal mesaj vermeden kullanılabilecek bir hitap şeklidir. "Amele"ye benzer, ama ameleden farklıdır. Çünkü bir mesleği ya da bir kimseyi aşağılamak gibi bir amaç gütmez. Eğer aşağılanacak bir şey varsa bu, kapıcılık mesleğini oluşturan geçmişin, kültürün, ekonomik sistemin ta kendisidir. Bir insanın, kendisi de yapabileceği halde, basit bir işini başkasına yaptırmasının lüzumsuzluğunun ve anlamsızlığının sebebidir çünkü. Ama dediğim gibi; kapıcı, içinde sosyal mesaj barındırmaz. Saftır.
Günümüzde ikili ilişkilerde karşılaşılan en büyük problemlerden biri anlatım fakirliğidir ki bu da anlama fakirliğinin ebesidir. Minimum kelimeyle maksimum şey anlatılmaya çalışıldığı için, dünyanın en olası, en kabul edilir problemidir aynı zamanda. Bu sebeple minimum kelimeyle minimum şey anlatmak en doğrusudur. İçi boşaltılmış kelimelerle dolu şeyler anlatmaya çalışmak beyhudedir çünkü. Dedikodudan bir adım öteye geçmeyecek konuşmalara meylettiren günlük dil bilgimizi doğru kullanarak, dedikodu tadında hoş sohbetlerimizi eksik etmemeli, bir şeyler anlatmak yerine herhangi bir şeyler söylemeli, anlama ve anlatma yetimizi elimizden geldiğince köreltmeliyiz. Bazen bir kapıcı olmak ve huzura ermek için neler vereceğimizi düşünüp, tekrar güzel uykumuza devam etmeliyiz.
Sabah servisinde görüşürüz. İyi uykular.

8 Ocak 2010 Cuma

İç Çektik.

Oturdum.
Vapurdaydım.
Karşımda ağarmış saçlar...
Gözgöze geldiğimizde kaşlarımızı kaldırıp indirdik.

Denizi dinledim,
Çok gürültülüydü,
Dinleyemediğini söyledi.

Dinleyemedim.

Çantamı açtım,
Biraz doğrulup elini cebine soktu.

Kitabımı çıkardım,
Katlanmış, kırışık bir kağıt parçası çıkardı.

"Gerçekten arayan, öğretileri kabullenmez."
"250 gram kıyma, iki ekmek."

İç çektik.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Üçün biri ve Üçün diğer ikisi Üzerine

Üçün biri'nden bağımsız olan Üçün diğer ikisi birbirinin zıttıdır, aynı zamanda simetrisidir. Üçün biri, diğer ikisinin simetri çizgisidir. Tam ortalarındadır ve ikisine de aynı yakınlıktadır. Burada benzetme, ağlayarak ilk nefesini alır ve tek mecaza sonsuz anlam yükler. Gece vakti Ebu Zeyd vesilesiyle aklıma takılan anlam ise; Radikal Ateizm, Radikal İslam ve Üçün biri'dir. Radikal ortak paydası, birbirine zıt iki inanışı, inanç olmaktan uzaklaştırıp, iki farklı tarafın taraftarlığına, dolayısıyla birbirlerinin simetrisine dönüştürüyor. Çünkü insan, taraftar sıfatına büründüğü anda tek tip olur, aynada kendi kadar rakip tarafın taraftarını da görür. Yalnızca rengi ve holiganlık kat sayısı farklıdır diğer taraftarlardan. Fakat sonuçta taraftardır, destekler, savunur, küfreder.
Sırf ateist diye 36 arkadaşıyla bir otelde yanan masumla, sırf müslüman diye cahil, bağnaz, yobaz sayılan, kutsal kabul ettiği şeyler bilinçli şekilde aşağılanan masum aynı durumdadır. Çünkü ikisi de masumdur. Çünkü ikisi de Üçün biri'dir; diğer ikisine batar. Diğer ikisine (Radikal Ateizm ve Radikal İslam'a) eşit uzaklıkta olması, herhangi birinin ya da ikisinin saldırısına maruz kalmasına sebep olabilir. Kendisini savunmaya kalktığında Radikal Ateist ya da Radikal İslamcı olmakla suçlanabilir. Bunun sebebi de suçlayanın, holiganlık boyutundaki taraftarlığı ve taraf olmanın sebep olduğu körlüğüdür. Bu durumda Üçün biri'nden haberi olmayan Üçün diğer ikisi'nin bu davranışta bulunması normaldir. Çünkü taraftardır, sivrilmiştir, körleşmiştir.

kuburga

Kuburga sözlüğe yazar olmuş, dokuzuncu nesil biçare yazar demişler adına. Varsın hayırlı olsun.