30 Aralık 2011 Cuma

Ben

İçerisi o kadar aydınlık ki, dışarısı görünmüyor. 

-

Sesle doğuyor insan, sözle ölüyor. Sesi söze çevirmeyle uğraşırken yaşlanıyor, büyüyor. Kimi güzel söylüyor, dinleyeni oluyor, kimi pek de güzel söyleyemiyor, dinlenmiyor, sürekli çalışıyor, daha iyisini söyleyebilmek için, dinlenebilmek için. Sesiyle tanındığının, sözüyle hatırlandığının bilincinde, tanınmaya, hatırlanmaya çalışıyor. Ne yazık ki sözü olanın sesi, garantisi olmadan çıkmıyor. Biz olmadan 'ben' diyemiyor. Bencilliği benliğini desteksiz bıraksa da, tüm benliğiyle bencilliğine hizmet ediyor. Önceliklerini belirlemeden adım atamıyor, öncelikleriyle yolunu çiziyor, yolu, güvencesi oluyor. Güvencesi olmadan eylemiyor. Buna rağmen öncelik kelimesini, "benden sonra en önemli şey" olarak algılıyor. Egosunu sığdıramıyor hiçbir yere. Ben'inin değeri, diğer değerleri değersiz kılıyor.
İnsan; ben, diyor, o kadar büyüğüm ki! Beğenmiyor başkasını, beğenmiş gibi yapıyor. Beğendiğine göre çiziyor profilini, neyi beğendiği, neyi beğenmediği, neyi aldığı, neyi sattığı... Nasıl görünmesi gerektiğini biliyor, görünmesi gerektiği gibi görünüyor. Dünyanın merkezine oturmuş, kollarını açmış; tek sevgiliniz ben olayım, diye bağırıyor. Gözleri dışarıya bakıyor, içeriyi görüyor. O kadar parlak ki benliği, göz merceklerinin saydamlığı kayboluyor, dışarısı karanlık bir fon oluyor, içeriyi yansıtıyor gözleri, dışarıyı göremiyor, gösteremiyor.

Bıktım.

-

Çok ışık var, beyaz, yoğun. Kendimi görüyorum camda. Cam, ayna olmuş. Dışarıda birileri var, biliyorum. Sesleri geliyor, yaşıyorlar, beni görüyorlar. Durmadan geçiyorlar, sabit değiller, ama oralarda bir yerlerdeler. Duymakla doymuyorum, görmek istiyorum. Kendim kendime yetmem, yetemem. Onlara sarılmam lazım. Önce görmem lazım. Nefes alışıma bir ses eşlik ediyor. Sevmedim bu sesi, şimdiye kadar ağzımdan çıkmayan bir ses, tanıdık gelmiyor, canımı yakıyor. İçime doğdum, içimde büyüdüm, içimde ölmek istemiyorum. Ne olur! Duyduğumu göreyim yeter, ışığı biraz kısın yeter!

Bıktım.

8 Aralık 2011 Perşembe

Araf

Bir kent düşün gözleri kapalı
Sessizce bırakmış tüm hayatlarını masaya
ve arkasından su dökmüş gidenlerin
gelene merhaba demiş sinsice

gelenlerden olamadı "Güzel"

halbuki ne de yumuşak elleri vardı

Ağlamazdı bile "Güzel"

Ruhum duyuyor musun?
Şehrin ortası bomboş
ayak seslerini dinle
Yaz gelmemiş daha
henüz kent kara dumanlara boğulmamış

Ağlamazdı hiç "Güzel"

Bir çocuk ağzında bir sigara
yürüyor sokaklarda
severdi acı çekmeyi

Ama hiç ağlamamıştı ki "Güzel"

Kafasında eski bir şapka
mutlu olsa mutlu olurdu
birden durdu
Alışamamıştı bu kente
yerde sereserpe

Ağlamıyor "Güzel"

İnce tahta bir köprüden geçti çocuk
Şimdi fırtına kopar
Ruhum duyuyor musun hıçkırık seslerini
trenleri..
Trenler geri döner mi!

"Güzel" ağlamazdı, gülmezdi de...

Azad

-Ali bugün ayın yedisi farkında mısın?
-Farkındayım
-Eee
-Dur ya bu kadar önemli bir şeyi söylemek çok da kolay olmuyor.
Yağmur çiseliyor, çiçeklerin kokusu burnumda, martılar bağıra çağıra uçuşuyorlar, sevdiğim kız yanımda. İki yıl boyunca söylememek zor geliyordu, şimdi ise söylemek. İhanetin adını koymak lazım artık. Sadece ihanet dersem öksüz kalır adımlarım.
-Noldu moralin mi bozuk senin?
-Hayır
-Bozuksa tamirci var şurda...
Ulan kaç yaşındasın yaptığın espriye bak...
Ulan kaç yaşındasın yaptığına bak...
Herşey belliydi artık, planı yapmıştım. Zamanı da gelmişti. Farkındayım bugün ayın yedisi. İki yıllık bir plan. Şöyle geriye dönüp bir baktım, ne bırakıyorum diye. Kardeşten öte bir dost ve sevgilim...
Beraberce yürüyorduk. Herşey yolundaydı. Ben çağırmıştım onu. Telefonda konuştuk. Pazartesi günü sınavımız vardı. Hiç çalışmamış onu anlattı. Yapacak birşeyim yoktu. Ben de çalışmamıştım. Yarın buluşalım dedim, takılırız. Biraz ısrarla kabul etti. Geldi, yanımdaydı.
-Çayın bitti mi?
-Bitti sayılır.
-Bitir de kalkalım, eve gidip biraz matematiğe bakacağım.
Çayı hızlıca yudumladım. Kalktık. Beyazıt yine kalabalıktı. Hele bir de hava kararmak üzere... Tramvaya doğru beraber yürüdük. İyice yaklaşmıştık. Artık planı gerçeğe çevirme vaktiydi.
-Pınar!
-Efendim
Tramvay durağının yanındaydık artık.
-Hani sana önemli birşey söyleyecektim ya...
-Sonunda! Söyle hadi dinliyorum!
Caminin minaresini fotoğraflamaya çalışan bir turiste takıldı gözüm. Niye bakarsın ki oraya. Sıradan bir cami. Tam da elektrik tellerinin altında durmuş. Şimdi kuş pisleyecek adamın üzerine.
-Ali hadi ne söyleyeceksen söyle
Ah be abicim kolunda araba fiyatında saat var gelmişsin burda cami minaresi çekiyorsun. Bin yatına gez denizlerde. Ah o para ben de olacaktı ki...
-Ali tramvay geldi bak...10 saniyen var söyledin söyledin yoksa gidiyorum ben.
Vadedilmiş sürelerdeydim artık.
İçimden ona kadar saydım...on bir...on iki...on üç...
-Sen bilirsin görüşürüz!
-Pınar ben...
on dört...onbeş...onaltı..
-Yani....
onyedi...onsekiz...ondokuz
-Bak....
yirmi...yirmibir... ...yirmisekiz
-Tramvay kaçıyor gitmek zorundayım. Görüşürüz
yirmidokuz...otuz...
Planımın ilk kısmı gerçekleşmişti. Diğer kısmı ise çok daha kolaydı. Gitmek.Herşeyi, herkesi geçmişi, geleceği bırakıp gitmek... Dostumu ve sevgilisini, sevgilimi de bırakıyordum. Onu son kez gördüm. Yirmi saniye daha fazla. Vadedilmiş sürelerden çıkarıldım. Artık zulüm çekme vaktiydi...

Buhar

Elbiseleriyle suya düşmüş kadar ıslağım,
ayakkabılarımdan akıyor damlalar.
Üşüyorum ama rüzgarın da sesi var
ıslaklığın hissi kadar

Sudayken nefes alabileceğine inanmak,
sesinin suda da iletilebileceğini sanmak!
Gözlerinden akan su damlaları anlatır sana.
sudan çıkmışsın...
Burnundan akar dudaklarına.

Pantolonun ağır gelir,
keza gömlek de...
Çıkarma!
Üstünde kurusunlar

Kuruyana kadar bastığın her yer ıslanacak
Kuruyana kadar bulunabilir olacaksın
Önce saçların kuruyacak
sonra gömleğin, pantolonun
çorapların kuruyacak sonra.
Sona kalacak ayakların

29 Kasım 2011 Salı

soru

Insan, canlı, hareket, eylem, sonuç, ödül, ceza, acı, ders, tecrübe, anı, geçmiş, bugün, sen, ben ya da o

sen...

yani sen!

sen de mi insansın?

20 Kasım 2011 Pazar

Boyun bağı

Bağımlıyım ben,
ipe bağlı kukla gibi,
boynundan.
İp gerginse yaşarım,
ip gerginken ölürüm.
Bir bildiğim, bağımlılığım.
Yeter susalım!
Bak, boğuluyorum,
hala ne anlatıyorsun!
Tek derdim oksijen.
Biraz nemden, biraz senden
nefesim kesiliyor.
Bağımlıyım biliyorsun,
oksijene, neme, tenine.
Keşke
hiç bitmese,
başlayamadığı gibi.

Oryantal

O kadar oryantal ki hayat,
sadece bize ama,
maalesef.
Ah!
Sıkıntılı bir diyet,
mutlu oluyoruz,
butlu şeyler yiyoruz.
Doymuyoruz, şişiyoruz.
Doysak ya,
sabah olsa ya!

1 Kasım 2011 Salı

Nefret

nefret doluyorum yine ya. yeter gerçekten. çok doldu kafam, inanılmaz doldu. niye nefretle doluyorum? çünkü sevgiyle doluydum inanılmaz bi sevgiyle doluydum ve o sevgiyi aktarabiliyodum, ve öldürüldü. öldürdük dürüst olmak gerekirse ikimiz de öldürdük fakat afdemediğim şeyler var ve bunları düşününce gerçekten nefretle doluyorum. nası zehirlersin ki? nası zehirleyebilirsin? evet bi bilgi var "bilerek değil." ama nefret. asıl konum nefret burda ve neler hissettiğimi anlatmak istiyorum, entelektüel düşüncelerimi ve ahlakı, saygıyı ve sevgiyi bi kenara bırakmak istiyorum şu an, denemek istiyorum bunu, teletabileri istemiyorum şu an, nefretimi kusmak istiyorum.

nefret ediyorum senden be karı. nefret ediyorum senden.

çok enteresan bi his gerçekten, yumruklarını sıkıyosun flan, kafan ısınıyo, bütün vücudun ısınıyo ama kafan iyice bi ısınıyo. NAAPIYOSUN LAN diyesin geliyo, o güzel suratı tokatlayasın geliyo. aslında naaptı ki? hiç. aslında "bilerek yapmak" nedir ki abi? bilerek yapmak şudur, biri senin kaldırabileceğin hareketin eşiğini geçiyosa yaptığı şeyi "bilerek" yapıyodur. ne bileyim, aldatan kadından bahsedelim mesela, sarhoşsa bile bilerek yapıyodur di mi? mutlu ve romantik bi anda başka bişey düşündüğünü anladığı için çekip giden kadını düşünelim. bilerek mi yapıyo? değil sanırım. şu anki nefretim nası bilinli diilse onu yattığı yerden kaldıran şey de biinçli diildir heralde. AMA BU OLGUNLUĞU GÖSTERMEK ÇILDIRTICAKTI BENİ. yeter dendi zaten. hala yediremiyorum ama hala affedemiyorum ama hala kanıyo allah kahretsin ki öyle oluyo be dostum. kafam soğumaya başladı biraz ama sandığım kadar diil. biraz özel şeyleri biraz ortalığa yazıyorum bi yandan da kimsenin okumiycağını düşünüyorum o yüzden sanırım. sikerler be.

evet abi delirdim biraz farkındayım deliriyorum böyle iki üç günde bir ben, gerçekten karanlık bi yanım var, öldürmeye nası yelteniyo insanlar gerçekten anlıyorum bazen. bu kadar zıtları nası içimde barındırdığımı da gerçekten hiç anlamıyorum. fakat bu yanımı gördükçe kendimden de korkuyorum, aslında ben de zarar verebilirim lan. ama bi yandan da iyi geliyo çünkü sanırım sadece sevgiyi ve iyiliği ortaya çıkarmak gerçekten insanın doğasında olan pisliği bastırıyo, bastırılan her şey de günün birinde PAT!

aospdkfaops öyle bi haldeyim ki, içimden "sevgi kötü bişey" yazmak geldi. yuh lan. bir canavar var burda.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Dans

Hayat flu, renkler oraların renkleri
Kamerayı tutan eller acemi,
sallanıyor, sallanıyoruz izleyince.
Müzik güzel, sakin, renkler gibi
oraların müziği, ama ezberimizde.
Ora, bura, şura, yöre, töre, iç içe...
Sallanıyoruz, dansımız böyle.
Kimiz?
Bilmiyoruz, bilmiyor kimse.
Gündüz açık, koyulaşıyor gece,
renkleri tadıyoruz, tüm tonlarını,
müzik okşuyor saçlarımızı.
Değiyoruz, değiyor her şeye.
Zaman yavaş akıyor, sakince
sallıyor bizi, durmuyor.
Renkler, müzik, kamera,
devinim bitmiyor,
zaman durmuyor.
Emin değiliz, belki,
hayat devam ediyor.

29 Eylül 2011 Perşembe

Bu da deve.

18 Eylül 2011 Pazar

Ölün

O kadar nefret ediyoruz ki sizden,
adınızı söylerken suratımız kırışıyor.
Nefretimizi bardağa doldurup içebiliyoruz,
en az sizin kalabalığınız kadar yoğun.
Her yerdesiniz,
tipiniz, kokunuz, her şeyiniz aynı.
Ah, o kadar çirkin, o kadar 2. sınıfsınız ki...
İçinizden biri öldüğünde insanca üzülmek zor geliyor,
ya rol yapıyoruz, ya da yüzsüzce gülüyoruz,
ölmenizden açıkça keyif alıyoruz.

Ve biz,
o kadar elit, o kadar kaliteliyiz ki,
bokumuz kokmuyor.
Terlemiyoruz, kıllanmıyoruz, kanamıyoruz.
Doğmamız ne kadar ihtiyaçsa,
ölmemiz o kadar lüzumsuz.
Güçlü, zengin, güzeliz.
Ayağımız, elimiz,
her yerimiz, her şeyimizle farklıyız,
değişiğiz. Dünya, şüphesiz,
bombok bir yer olurdu bizsiz.

Ölün!
Madem bizim kadar bilemeyeceksiniz,
değersiz değerlerinizle gömülün!
Ailenizle, bireysizliğinizle, isimsizliğinizle...
Ve yalnız biz kalalım, güzelleştirelim dünyayı
güzelliğimizle.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Deli

Deli konuşur, anlatır
bir gördüğünü,
bir bildiğini.
Döner, dolanır
aynı yere varır

Durur.
Vurur; sopasıyla, eliyle
Ritm tutar
Merdivenden düşer,
gibi

Bilemez, kendine sorar
bilemez yine.
Fikirlerine dolanır
Bildikleri, gördüklerine karışır.
Aklı bulanır.

Deli dertlidir, anlatamaz
Zaten anlayamaz kimse
neyse.
Konuşur, hep aynı.
Bilmez bittiğini,
başladığını,
devam eder.

Sonsuzdur deli
Deryadır aklı,
dalgalı.
Döner, dolanır
merdiven gibi.

Aynı kattan
aynı kata
Deli merdiveni.

19 Ağustos 2011 Cuma

Masal - 'Güneş'

Dünyadaki herkesin, doğruları haykırabileceğine inandıkları kahramanı beklemeye başladıkları yıllardan çok sonra bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Herkesin unuttuğu kadim bir efsanenin, bir mucizenin gerçekleşeceğine işaret ettiği zamanlarda, toplum içinde görünmezlik yetileri olan bir ailenin ferdi olarak doğmuş bu kız. Görünmüyormuş, çünkü görünmesi için giymesi gereken giysileri alacak paraları yokmuş. Kız, görünmez ailenin tek çocuğuymuş. Soğuktan titremekten fırsat bulduklarında üstüne titremişler kızın, büyütmüşler. Uzun zaman konuşmasını beklemişler, bir süre sonra beklemekten vazgeçmişler. Her zamanki gibi kaderlerini suçlamışlar.
Kız görünmeden, konuşmadan, duymadan, anlatılanı öğrenmeden, tasdiklemeden büyümüş. Koca bir kadın olmuş. Tecrübeyi bilmiş yalnızca, acıktığında doyması gerektiğini, üşüdüğünde ısınması gerektiğini bilmiş. Annesinin anne olduğu yaşa geldiğinde annesini, çok geçmeden de babasını kaybetmiş. Görünmezliğiyle, duyulmazlığıyla, yapayalnız kalmış. Yalnızlık ona gezmeyi öğretmiş. Gezmiş. Acıktıkça doyacağı birden fazla yeri olmuş. Üşüdükçe ısınacak farklı yerler bulmuş. Görünmezliğinden kurtarmayacak, daha az üşüten kılıklar bulmuş kendine. Soğuğun söz dinlemediği akşamlardan birinde ateş yakan birini görmüş, ateş yakmayı öğrenmiş. Üşüdüğü, üşümediği her akşam ateş yakmış, ısınmış.
Bir akşam bir adam görmüş bu kadını, buz gibi havada, incecik elbisesiyle zavallı bir ateşin önünde dururken. Merakla izlemeye koyulmuş. Ateşe doğru bir adım atmış kadın, bir kişi daha fark etmiş kadını, izleyen adama ortak olmuş. Sonra bir adım daha, bir ortak daha... Kadın her adımında daha çok görünür olmuş. Bir ileri, bir geri ve bir gören daha. Duymayan bir kadının, ısınmayla üşüme arasında gidip gelişinin, iki farklı tecrübesi arasındaki salınımının dans olduğuna inanmış izleyenler. "Deli" demiş biri, "Çingenedir" demiş bir başkası. Yaşlılardan biri "Mutlu" demiş, gülmüş. Gülmüşler. Böyle birini ilk defa görmüşler, şaşırmışlar, heyecanlanmışlar, aşağılamışlar, sevmişler, izlemişler.
Adımlardan birinde ateş kadının eteğine zıplamış. Adımları durmamış. Isındığını fark etmiş kadın, gittikçe daha fazla. Hayatında ilk defa bu kadar ısındığını fark etmiş, adımları hızlanmış, dans olmuş gerçekten. İzleyenler inanamamış gördüklerine, durduramamışlar, dur diyememişler, izlemekten başka bir şey yapamaz halde kalakalmışlar. Isındıkça ısınmış kadın, güneş kadar ısındığında, güneş kadar görünür olmuş. Son adımında kahkaha atmış, hayatında ilk kez. Sessiz dansı, çıkardığı ilk sesle bitmiş.
"Öldü mü?" diye sormuş içlerinden anne olan biri, çocuğunun elini daha sıkı tutarak. Uyanmışlar, şaşırmaya kaldıkları yerden devam etmişler. "Mutlu, öldü mü?" diye sormuş eli sımsıkı tutulan çocuk. "Mutlu öldü" demiş ilk kez 'mutlu' diyen yaşlı, gülümsemiş tekrar. Gülmüşler, tekrar, içtenlikle. Kadının mutluluğuna gülmüşler, sevinmişler. Hayatının en sıcak uykusuna yatan kadının hikayesini anlatmışlar insanlara. İnsanları uyandırmışlar.

2 Ağustos 2011 Salı

Gül

Gülün imanı doymaya,
birikime.
Bunalır da dönmez,
kan ter içinde
tapınır güneşe.

Teri güzel kokar.

Destanların, masalların güzeli
Bülbülün Leyla'sı,
Anlatmayla bitmeyen.

Aslında hiç sevmem,
Adettendir yazmam.

21 Haziran 2011 Salı

Sabit Kaçak

Sabitliğimizi, cıvıltılarla işlenmiş sosyallik örtüsüyle örtüp saklamaya çalışıyoruz. Kişiliğimizi, bilimsel araştırmaların kazandığımızı iddia ettiği yaşlarda kaybettik. Tabldot diyetimizin el verdiği ölçüde beslendik, besleniyoruz. Şimdilerde Meksika usulü tabldotlarla da kandırabiliyoruz kendimizi. O kadar sabitiz ki... Hafta sonu gelsin diye ruhumuzu uygun fiyata bırakabilecek kadar da sabitliğimize aşığız. Pazartesi sabahı patronumuza, hocamıza, trafiğe, paraya ettiğimiz küfrü, cumartesi günü, rakip takıma, trafiğe, tanımadığımız herkese, tanıdığımız herkese ediyoruz, tek bir kelimesini değiştirmeden.
Sabitlik aşkı ilk kez güvensizliğin hissedilmesiyle doğar, günümüzde aşktan ziyade, alternatifsiz bir din gibidir, herkesin kayıtsız şartsız bağlı olduğu bir din. İnsanoğlu güvenemeyeceği onca insana karşı bu dine sarılır. Bu uğurda neredeyse tüm gençliği boyunca önceden belirlenmiş kurallara uyarak, önceden doğruluğu tasdiklenmiş bilgileri öğrenir, şanslıysa arada bir itiraz eder. Çoğu zaman bu şansa sahip olsa bile, itiraz ettiğinde sabitliğini riske atmış olacağından bu şansını kullanmaz. Bir süre sonra, riskten epeyi uzak kalan birey, sarsılmazlığını garantilediği rutine kavuşur, sabitliğinin altın çağını yaşamaya başlar. Bu tam da, sorumluluğunun arttığı döneme denk gelir. Sorumluluk o kadar yoğun gelir ki, durup rutinden sıkılacak vakit bulunamaz. İstisnalar, elini riskin beline dolayıp kendilerine çekecek kadar şanslılardır, dediğim gibi, çoğu zaman bu şansı kullanmazlar.

44 yaşındayım. 19 yaşımdan, 2 ay öncesine kadar çevreci bir örgüt için çalışıyordum. Başlarda o kadar eğlenceliydi ki... Okul dışında tüm saatlerimi çevreci eylemlerimizi düşünerek geçiriyordum. Yeni tanıştığım sorumluluk bilincini ciddiye alıp sabitliğimden kurtulma fırsatına dönüştürmeye çalışıyordum. Doğanın bana ihtiyacı vardı, peh! Tam 25 yıl geçti, doğa büyük ihtimalle beni fark etmedi bile. Yaratıcı sloganlarımı, geri dönüştürülebilir malzemeden yaptığım pankartlarımı umursamadı. Benden daha hızlı yaşlandı bu 25 yıl içinde, ama benden daha genç gözüküyor. Kıskanıyorum, sinirleniyorum. Uğruna bunca emek döktüğüm, kafa yorduğum, nefret ettiğim rutine saplanıp kalmayı kabul edebilecek kadar yardıma muhtaçlığına inandığım doğanın, herkesin rutininden beslenip değişkenliğini koruduğunu gördükçe deliriyorum. Kahramanlığım, kendi zavallı kafamda hapsolmuş.
Sabitliğimi göremeyen, gelecekteki nükleer felaketleri görebildiğini iddia eden zavallı bir çift göze sahibim. Lazer ışını fırlatmasalar da kahraman gözleri onlar. Sol 2.75, sağ 3.25 miyop. Bir de yaşın getirdiği hipermetrop var artık. Pes ettim. Evden nadiren çıkıyorum. Geçen 25 yıla inat, münafıkça sprey deodorant kullanıyorum, koltuk altlarımı serinletmesi hoşuma gidiyor. Tüketeceklerimi, geri dönüşmeyeceğinden emin olmadan tüketmiyorum. Hepsinden önemlisi, yaptıklarımın beni doyurmaya, doğayı kurtarmaya, rutini bozmaya yetmediğini hatırladıkça: SIKILIYORUM.
"Rutine saplanmamak için neler yapabilirim?" sorusuna cevap arayarak yaşadım bugüne kadar. Her seferinde cevabı rutinin içinde buldum. O kadar geniş ki sabitliğin yelpazesi, o kadar kolay ki sabit kalmak, bir an başka bir yüzle, başka bir an yeni bir yüzle karşıma çıkabiliyor. Sürekli kaçtım, sürekli kucağına doğru koştum. Düz olmayan biri olmaya çalıştım hep. Sesim inadına yüksek çıksın istedim. Ne yaparsam yapayım olmadı, hep kısa sürdü kaçışım, yine kürkçü dükkanına döndüm. Hayatım boyunca olduğu gibi şimdi de sabitliğim kara bir bulut gibi tepemde, kısa bir süre için rengarenk bezenmiş bir şemsiye var aramızda, yakında o da gider, sırtımı yeni bir yere yaslarım, daha uzun sürmesi için yalvarırım.

17 Haziran 2011 Cuma

Çalar Saat - Klişetopya

Çirkin, alışılmış bir ses, önce duvarlara, sonra yüzüme çarpıyor. Evimin solgun duvarları, gökyüzünün ucuz bir taklidi kadar mavi. Güneşin sarı ışınlarının ulaşamadığı bir yerde yaşıyorum. İçerisi bembeyaz, masmavi, pekiştirilmiş gri. Çıplak ayağım, her sabah, yumuşaklığını ve gerçek rengini yıllar önce kaybetmiş zavallı halıma değiyor. Halım da büyük ihtimalle zavallı ayaklarım için aynı şeyleri düşünüyordur. Çalar saatime bakıyorum, hayatım boyunca onun bana baktığı kadar sert bakamasam da, o nefret dolu suratı onun beni yıllar önce susturduğu gibi susturuyorum. Bu, hükumetin aklına gelmiş midir acaba? Belki de bu çalar saatlerin amacı budur; insanların küçük intikamlarla güne başlaması için, bu zavallı tecrübeyle her sabah yataklarından daha mutlu ve daha hırslı kalkmaları için dağıtılmış olabilirler.
Her sabah yaşadığım şeyleri komşularım, arkadaşlarım, isimlerini çoktan unuttuğum akrabalarım da yaşıyor. Bundan eminim, çünkü yaşadığımız topraklarda, her sabah aynı saatte bütün evlerden aynı ses yükseliyor, aynı alışılmış, çirkin ses. Ben çok küçükken, yani hükumetin iktidara geldiği günden çok çok sonra, vatandaş başına bir tane düşecek sayıda çalar saat dağıtıldı. Özel üretilen bu çalar saatlerin kurma kolu yoktu, kaçta bağıracakları zaten belliydi, tekrar ayarlanmalarına gerek yoktu. İlk başlarda eğlenceli gelmişti bana, kızgın bakan bir suratın orta yerinden çıkan akreple yelkovanın enteresan yarışı sayesinde öğrenmiştim saati okumayı. Suratın kızgınlığı bana komik geliyordu. Babamın ve annemin, kahkahalar yumurtlayan suratımı neden endişeli bakışlarla izlediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Herkesin sevmek zorunda olduğu, ama herkesin içten içe nefret ettiği bir surata bakıp gülen tek canlı olmam yeterince ürkütücü olsa gerek. Bahsettiğim surat 50 yıldır iktidarda olan hükumetin kurucu başkanının suratı. Babamın anlattığına göre başlarda aynı surat, rakiplerinin suratlarını unutturacak kadar samimi bir gülümsemeye sahipmiş, rolünü kusursuzca oynuyormuş. Uzun zaman geçmeden, gülümseyen yüzünü de rakiplerinin yüzleri gibi unutturmuş. Damlalama yöntemiyle korku püskürtmüş topraklarımıza, korkmayanların boynunu eğdirmek, bizleri korkuyla büyütmek için. "Korku" kelimesi, korkmayan kimsenin kalmadığı bir toplumda anlamını çoktan yitirmiş, yalnızca birkaç cesur ebeveynin, kısık sesle anlattığı hikayeleri dinlemiş şanslı kişiler bahsedebiliyor korkudan. Korkuyorum, diyorlar hep birlikte, korkuyoruz, diyorlar ayrı ayrı, ama her seferinde kısık sesle.
Gün geçtikçe zorlaşan şartlarla baş etmenin tek yolu, çalar saat bağırmaya başlamadan birkaç saat önce kalkıp yazmak. Unutturulan sayısız şeye yenilerini eklememek için, diğer birçok şey gibi artık yalnızca anlamsız bir kelime olmaya yüz tutmuş hayalgücünün neslini tüketmemek için, çalar saat kadar yüksek sesle ya da iktidar kadar nefret yüklü olmasa da ses çıkarmak için, yıllardır alıştığımız sessizliği yalnızca hükumetin bölmemesi için...
Biraz geç de olsa, gökten korku yağan bir yerde açılan bir şemsiye, kuşbakışıyla geniş, çirkin, yağlı bir suratta çıkmış ufak, önemsiz bir sivilce gibi görülebilir. Sıkıp yok etmek için iki parmak yetebilir, ama umarım ileride nice ellerin yetemeyeceği bir ergen suratına döner o surat. Eskiyen, nefretle bakan iktidarlar yerine, yeniden sahte sahte gülümseyen, yeniden bizi bir süreliğine kandıracak yeni domuzlar tarafından yönetilmemiz için bu gerekiyor. Belki yönetim sistemimiz, seçme şeklimiz, hatta belki ismimiz bile değişmeli bu uğurda. Artık çalar saatlerle değil, başka şeylerle yönetilmeli, uyutulmalıyız.
Gelecekte bu sıkıntının son bulması için fitili ateşleyecek bir kahraman peydah olacaktır şüphesiz. Herkesin gördüğü, kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyecektir, insanların; "Biri çıksa da söylese" dedikleri şeyleri. Eskimiş destanlar yeniden yazılacaktır, insanlar adını duydukça tebessüm saçacaklardır, ta ki yeni bir kahramana ihtiyaç duyulana kadar, yeni şemsiyeler açılana kadar.

Klişetopya, 17/06/2111

14 Mayıs 2011 Cumartesi

www.sourtimes.org/stuff/sansur2.pdf

www.sourtimes.org/stuff/sansur2.pdf

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Masal - 'Mucize'

Bir sabah, güneşin doğuşunun hemen ardından, bütün dünya incecik bir sacla örtülmüş. Toprağın 5 cm üstünde duruyormuş bu sac. Nasıl havada durduğuna akıl sır erdirememiş kimse. Bilim adamları, siyasetçiler, din adamları, kısacası tecrübesine güvenilebilecek kimse anlamamış sacın amacını. Kimse çıkıp hilesini söyleyememiş. Herkes ağız birliği etmişcesine "Mucize!", diyormuş. İnsanlığın büyük çoğunluğu ağızlarını tam açmadan dua etmeye devam etmiş saatlerce, kimisi hayatında ilk kez. Ardından güneş arkalara saklanmış, bulutlar çıkmış meydana, kulaklarında küpeleriyle. Dünyanın her yerinde (tarihte ilk kez) aynı anda yağmaya başlamış yağmur. İnsanoğlunun son teknolojisi cevapsız kalmış bu garip durum karşısında, tıpkı tecrübeliler gibi. Dünya kendini tekrar etmediğinde sesleri kesilmiş, bilmişlikleri son bulmuş. Her şeyin adını koyan ağızlarına mühür vurulmuş sanki. Teknoloji ve dünya bilmişleri (tarihte ilk kez) aynı anda susmuşlar.
Sessizlikte bir çocuk ilk kez konuşmuş, "Şarkı", demiş. Uyanmış yaşlılar, "Doğru", demişler, yeniden tasdiklemişler, alıştıkları gibi. Gülmeye başlamışlar, eskiden hiç gülmedikleri kadar, sonraları hiç gülemeyecekleri kadar gülmüşler. Dünyadaki tüm insanlar (tarihte ilk kez) aynı anda gülmüşler.
Yürümeyi yeni öğrenir gibi adım atmaya başlamışlar. Yağmur damlalarının saca vurduklarında çıkardıkları sesi takip ederek adımlamışlar, adımlamışlar... Eşsiz bir dans başlamış yer yüzünde. Her memleketin kendine has ritmi yükseliyormuş sacın o memlekete denk gelen kısmında. 'Mucize' öyle güzel denk gelmiş ki, yağmur damlalarının hızı, memleketin yüksekliğine göre değişen hızlarla saca çarpıp, dünyanın farklı iki ucundaki benzer kültürleri açıklarcasına aynı ritmi çıkarıyormuş, farklı yerlerde.
Bıkmadan, yorulmadan dans etmiş insanoğlu, bıkmadan, yorulmadan yağan yağmura eşlik edercesine. Sonra bir gün, yorulmuş yağmur, dinmiş. "Yoruldunuz, dinlenin", demiş. Dinmiş insanoğlunun dansı. İlk başta nöbet tutmak gelmiş akıllarına, saclarını kaybetmemek için, tekrar sonsuza kadar gülebileceklerini, dans edebileceklerini zannetmek için. Vazgeçmişler sonra, "'Mucize'yi biz çizemeyiz, yalnızca ona isim verebiliriz", demişler. Dinlenmişler, uyumuşlar.
Başka bir sabah, güneşin batışının hemen ardından, bütün dünyayı kaplayan o incecik sac yok olmuş. Uyanmış insanoğlu, fotoğrafını çekmeyi, resmini çizmeyi, 'mucize'yi belgelemeyi unuttuklarına uyanmışlar. Üzülmüşler, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Sonra kahkaha atmış yaşlılardan biri, "'Hatıra' vardı", demiş. "Hatırlıyorum", demiş. Hatırlamışlar sonra, gözlerinde canlandırmayı hatırlamışlar, canlandırmışlar gözlerinde. Kimisi kaptırmış kendini, dans etmeye devam etmiş hatıralarıyla. Unutanlar da olmuş tabii, hatırlamayı da, hatırladıklarını da unutanlar. Şarkılar, türküler, şiirler, masallar hatırlatmış 'mucize'yi her seferinde. Dinleyerek hatırlamış unutanlar, dinleyerek öğrenen yeni nesiller gibi. Kimse okumamış bu 'mucize'yi, çünkü büyük bir yemin etmişcesine kimse yazmamış bu mucizeyi. Ta ki, herkes unutana kadar...

28 Nisan 2011 Perşembe

Palyaço

Birazdan palyaço olacağım. 50 lira için. 50 aptal lira için sakallarımı kesip suratıma boyalar süreceğim. Çaldığım sazdan, sevdiğim kızdan, çektiğim çileden haberi olmayan gerizekalı çocuk sürüsünü güldürmeye çalışacağım. Okul harçlığım için. Yalan! Gülücük başına bir tuzlu fıstık ve bir yudum bira kazanacağım. O kadar güzel gülüyorsunuz ki aptallar. Sarhoş olana kadar güldürebilirim sizi.
-
20 lira için okul öncesi çocuk boyunda topukların üstünde saatlerce misket oynayacak, sonra da sigara kokan bıyıkların altındaki adamlara bozuk bir Türkçe'yle "kocacığım" diyecek kadar paraya muhtaç bir kadınla karşılıklı oynuyorum. Beli o kadar güzel ki...
2 hafta oldu ÖSS'ye gireli. Büyük ihtimalle İstanbul'a gideceğim. Kışın geliştirdiğim sazımı sergilemeye geldiğim Ankara'dan, Afyon aktarmalı gideceğim. Büyüklerimin elini öpüp, annemin ilk defa şahit olacağı, aile büyüklerinin sayamadıkları kadarına şahit oldukları "çocukluk-adam olma" sürecinin ilk seviyesini terk etmek için, temelliliğime son vermeye gideceğim. Heyecanlıyım, belli etmemeye çalışıyorum ama heyecanlıyım. Kadınla konuşursam rahatlarım. Belki biraz daha içmeliyim. Bu türkü çok güzel. Hepsinden öte, sevdiğimi bu sefer unutacağımı bile bile gideceğim. Belki başka birini sevmeye, yeni türküler söylemeye, Neşet'in ağlattığı gibi ağlamaya.
-
Havası bile farklı dedikleri yerde, İstanbul'da, sabah kalktığımda hayata iki kuple sövmeme yardımcı olan ağzımın tadı aynı. İlk geldiğimde değişimden o kadar korkmuştum ki. Şüphesiz çok değiştim. Unuttum, başkasını sevdim, unutmaya çalıştım, aslında aynı hikaye. Zaten sonunda şunu fark ettim; bağlamanın, rakı şişesini gırtlağıma gırtlağıma ağlattığı her yer benim memleketimmiş. Rakının, bağlama tellerine, azılı köpeklermiş de vurursam susacaklarmış gibi vurmamı sağladığı, dünyanın en güzel köpek korosuna şeflik yapmamı sağladığı ev benim evimmiş. Varsın, o beline nice 20 liraları uşak edebileceğim orospu, bir zamanlar göz kapaklarıma kazınmış suretini şimdi hatırlamakta zorlandığım sevdiceğim ya da unutmaya çalışma aşamasına henüz geçtiğim, aklımın yeni ortağı yanımda olmasın. Efkarıma ortak bir duble rakım, bir paket sigaram olsun yeter. Ateş elbet bulunur.
Şimdi gidip sakalımı kesmeliyim. Efkarımı kazanmak için elin veletlerini güldürmeliyim. Geçmişimi unutup bugünüme dalmak için gitmeliyim.

26 Mart 2011 Cumartesi

Gece Tuvaleti

Pantolonunun düğmelerini çöz.
Pantolonunu çıkar.
Yat.
Çişin gelsin.
Kalk.
Pantolonunu giy.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Tuvalete git.
Işığı aç.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Kapıyı kilitle.
Klozetin kıç koyma kısmını kaldır.
Pantolonunun düğmelerini çöz.
İşe.
Sifonu çek.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Elini yıka.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Işığı kapat.
Odana dön.
Pantolonunun düğmelerini aç.
Pantolonunu çıkar.
Yat.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Nehir

Yavaşça dalıyorum,
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.
Hızlı hızlı soluyorum,
çok şey var aklımda,
yenilerini soruyorum.
Sormadan mutluyum,
her şeye hakimken,
akarken suyla.
Her kulacım planlı,
kudretli kontrolüm,
el vermiyor soruya,
ondan bu tebessüm.
Yine de susuzluk,
soluksuzluk,
ortak yalnızlığıma.
Islak bir kaya,
oturmaya,
düşünmeye ayrılmış,
tutunca duruyorum,
oturup, düşünüyorum.
Soru vuruyorum kayaya,
güneşi besliyorum,
içtikçe kuruyor,
doyuyorum.
Yavaşça dalıyorum,
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.

19 Şubat 2011 Cumartesi

TERK

...Hala aramadı. İnsan en azından birşey söyler. Aramayacağım artık seni der, gelmeyeceğim bir daha der, yüzümü görmeyeceksin der...Dün geceden beri bekliyorum. Beni terk mi etti acaba? Ben ona ne yaptım ki? İstediği herşeyi vermeye çalıştım. Sevdi, sevdim. Konuştu, sustum. Bağırdı, bağırdım. Güldü, güldüm. Ağladı, öldüm...Son görüşmemizde almıştın bu çiçeği.

-Hep sen mi alacaksın bu sefer de ben sana çiçek alacağım.

-Erkek adama çiçek verilir mi hiç.!!

Bu neden soldu ki böyle aniden? Bir günde çiçek mi solar?

Acaba çok mu üstüne gittim, ben mi aramalıyım? Hayır, onun araması lazım, suçlu olan o, kapıyı çarpıp giden o. Ben evdeyim. Evinde olmayan o. O arayacak, o gelecek...Hah! Mesaj geldi.

Bir saat sonra, eski evimizin ordaki mezarlığa gelir misin? Seni çok özledim.

Hemen yumuşamak yok. Suçunu bilmeli. Ne giysem...Bu kıravat güzel...yok... yok, yok...sade giyinmeliyim. Her zaman olduğu gibi. Ne önemi var ki şuanki görüşmenin benim için...

...

...

...

-Sevgilim!

-Yine mi öldün!

-Yarın telefonunu yine bekleyeceğim.

31 Ocak 2011 Pazartesi

İmza

Sorumluluklarım var, belli bir öncelik sırasına sokma sorumluluğum olan sorumluluklarım. Önce sıralayıp, sonra neden öyle sıraladığımı açıklamam gerekiyor. Tatsız bir iş, çünkü zorundayım. Sorumluluklar mı, sorumluluk sahibi olma bilinci mi daha büyük sıkıntı karar veremiyorum. Belki de bu kararı vermek istemiyorum. Nedenini sorgulayacağımdan eminim, kendime rapor vermek istemiyorum. Daha fazla imza atmak istemiyorum.
Sıkılıyorum, beğenmiyorum, memnun kalmıyorum, şikayet ediyorum, altına imzamı atıyorum. Yavşakça gülümsemek gibi imza atmak. Kabul edene göre iki farklı maske takıyor: samimiyet, zorunluluk. Yavşak bir ahbabın imzası, suratta yavşakça bir gülümseme doğurur, kabuldür. Aynı gülümsemeyi yavşak bir patronun imzası da doğurur, ama bu seferki küfreden ağzı kamufle etmek için peydah olur.
Tek bir gülümseyişle, geçmişinde benden daha çok acı çektiğini, daha çok çalıştığını, bu pozisyonu hak ettiğini anlatabilen, bıyığını alma vakti biraz geçmiş müdire hanıma, altında imzam olan 40 farklı rapor sunuyorum. Beni sevmiyor, kimseyi sevmiyor, raporlara aşık. Eklemek istediğim bir şey olup olmadığını soruyor, altına kocaman bir imza atıyor. Arkada topladığı saçlarından fırlayan asi favorilerini devam ettirecek kadar kirli bir sakal ekleyebilirim, bu tabloyu başka türlü tamamlayamayız. Eklemiyorum, ilgisi için teşekkür edip, altına onunkinden daha büyük bir imza atıyorum. Yanından ayrılana kadar birkaç küçük imzalaşmaya daha katlanıyoruz. Şimdi bu yaşananları aynı yavşaklıkla diğerlerine anlatmalıyım, meraklarını doyurmalıyım.
İmzam, suratımdaki gülümsemeyle eş zamanlı büyüyor. Gülümsememin içi boşaldıkça, imzamın güvenilirliği azalıyor, güvenmek zorunda kalan insan sayısı artıyor. Sahteliğim, adi bir şaka maskesi gibi korkunç bir hal alıyor gün geçtikçe. Ben sahteleştikçe sorumluluklarım ciddileşiyor, artıyor. İnsanlar, henüz bir balonun patlamasını tecrübe etmemiş bir çocuğun, sağlamlığına güvenip acemice şişirmeye devam ettiği balon gibi şişiriyorlar sorumluluklarımı. Öncekiler gibi ben de patlayacağım, ama benden önce patlaması gerekenleri beklemeliyim. Mevcut sorumluluklarımı sıraladığım gibi gelecek sorumluluklarımı da sıralamalıyım.
Çünkü.
İmza.
koş oğlum. koşmuyorsun. yürü en azından. yok yürümüyorsun. naapıyorsun abi? hı? naapıyosun otururarak öyle? niye kakanı tutuyosun? hı? niye? niye çişini tutuyosun? bağlandın mı o koltuğa hı? esir mi aldılar seni? kafana silah mı dayadılar? sıkıntıdan yapılmış mermileri mi var bu silahın? ateş mi ettiler sana? yok etmediler. var ama sıkıntı. girdi kafama. "soktular" demiycem. hayır kimsenin suçu değli bu. kimse sokmadı. bilerek yapanlar da bilerek yapmadı. yanlışlıkla oldu bütün bunlar. süzüldük ve geriye oturan otlar kaldı. oltalar süzgeçte kaldı. ayabbılar süzgeçte kaldı. ağaçlar mantarlar süzgeçte kaldı. ve ben kabullendim. hayır abi olmasın böyle. istemiyorum ki. istemiyorum ben böyle olmasını. istemiyorum. istemez. kırıcam o süzgeçi senin kafanda. hayır. hayır sinirlenmemeliyim. nasıl patliycam peki. hı? söyle bana nasıl? YİRMİ YIL GEÇTİ BE! yirmi oğlum hiç az değil. neler oldu yirmi yılda. kısa geliyo. gelmemeli. güzel günler yaşadım. ölmemeliyim. niye ölüyorum? hı? yirmi yıl çok az be abi. yüze göre çok inanılmaz az hani. yapma. öldürme dostum. seviyorum çünkü. içimde biri var, "hayat güzel!" diye bağırıyo. ama denizin 80 90 metre altındaymışım gibi. su çok ağır. çok basınç var. parmaklarımın ucunda hissetmiyorum henüz ama kafamda göğsümde hissediyorum. sarıyo beni resmen. "olmaz oğlum" diyo. "çığlık atma. hayır. olmaz." diyo. nedenini söylemiyo. derdi ya annemler çamurda oynama, üstün leke olur. hani biliyodum o lekenin çamaşır makinesinde çıkacağını, değil çitileneceğini, ama en azından bir nedendi o. şimdi o kadarı bile yok. ya da o kadar çok ki girmek isteiyorum o nedenler zincirine. belki bi bez yetecek çünkü o çamuru silmeye ama o mutluluk tecavüzle bile silinmeyecek. gerek yok abi. gerek yok yapışaya. gerek yok otumaya. gezmeye çok gerek var. yapışmamaya çok gerek var. yapış yapış olmamaya erimemeye çok gerek var. yerinde erimeye çok gerek var. yerinin yeri olduğunu bilsem sorun olmiycak ama onu da bilmiyorum. belki yeri yeri olmadığı yerdir hı? gezerken erimek lazım belki. ayaküstü erimek lazım. sokakta erimek lazım. hapiste erimek lazım. bulutlarda dağda erimek lazım. AAAAAAH yeter be! başka yerde olmak istiyorum, başka yerde var olmak istiyorum. apolitik olmak istiyorum ama haklının yanında olmak istiyorum. "AAAAAAAAAAAAAAA! lan." demek istiyorum. evimde diyemiyorum, yan odada kız var. o yoksa üstte altta insanlar var korkabilirler. çıldırıcam lan. hapiste gibiyim hı? haha. öyleyim lan. şeye çok imrenmişimdir. hapisteki adam vardır ya (olmayadabilir ben uyduruyo olabilirim (burdaki 'da' da ayrı yazılıyo olabilir, ben bilmiyolabilirim), "benim burda kafam rahat hacı, ben güvendeyim, siz dışarda hapistesiniz." der. vardı öyle bi replik. onu hissetmek istiyorum biliyo musun anne? mısır patlatıp önünde bekleyebilmek istiyorum. tencerenin kapağı açık, uçuşan mısırlara +2 dodge atmak istiyorum anne. tenefüslere katılıp derslere girmemek istiyorum, kurtarın beni burdan. kurtarın beni burdan, hiç olmazsa kurtarın beni bu tembellikten lan. kurtar be amcık! kurtarmıyosun işte. sinirliyim evet. ama kurtarırsan sinirli olmiycam. sarılıcam sana her kimsen. ettiğim küfürlerden haberin olmasa da özür diliycem senden, farkında bile olmasan da sevgili amcık. yazar mısın, kız mısın, erkek misin, öldün mü, hayatta mısın, kurtar beni yarraaam, nerdesin be? iyi anlamda söylüyorum alınma. seni seviyorum aslında. sinirliyim sadece hayata.

7 Ocak 2011 Cuma

Döngü

Vur emri verilmişti. Artık geriye dönüşüm yoktu. Sonradan duyacağım pişmanlıkla şimdiki acımın kardeşçe sarılması belirdi gözümün önünde, düşünmeden çektim tetiği, çünkü düşünseydim ellerim titrerdi, kardeşimin gözlerine bakardım, gözlerine baksaydım ağlardım, ağlasaydım yenilirdim, yenilseydim ölürdüm, ben ölseydim o yine ölürdü. Etraf yemyeşildi, kardeşim gülüyordu önümde diz çökmüş. Çek tetiği abi diyordu çekmezsen....

Aşiretin büyükleri beni Mardin'den kaçırmaya karar verdiler. Otobüs bileti elimde sessizce ağlayarak bindim. Farkettiğim ilk koltuğa oturdum.Yanımdaki kumral saçlı ufak kız, gözyaşlarımı farketmiş olmalı ki mendil uzattı bana. Mendili alırken bile düşünceliydi. Tüm yol onun sessiz çığlıklarını dinledim. İstanbul'a geldiğimizde muavinin de yardımıyla otobüsten indim. Bagajdan tekerlekli sandalyemi çıkardı. Annem uzaktan adımı seslenerek koştu, sarıldık birbirimize. O günden sonra ilk defa görüşüyorduk annemle. Yalancı bir sarılma... Daha on yaşındaydım o sözleri duyduğumda. Doktor sordu ailen yok mu, kimi kimsen yok mu diye. Var dedim ama gelemezler, işleri çok yoğun. Durumum hakkında konuşurken önce bir kez yutkundu sonra " Allah'tan umut kesilmez ama bir daha yürümen zor" dedi. O küçücük yaşına rağmen öyle gururluydu ki, orda teselli eden o ,teselli edilen ben oldum. Odadan çıktım, saat geç olmuştu. Evin yolunu tuttum. Birden telefonum çaldı, arayan bir doktor arkadaşımdı. Telefonu açtım. Müjdemi isterim bir oğlun oldu dedi. Eşim hamileydi. Sancıları birden artınca apar topar, bana bile haber vermeden doktor bir arkadaşımın çalıştığı hastaneye götürmüşler. Derhal oraya gittim.Oğlumu kucağıma aldığımda tüm dünya durdu sanki, kalbimden aşağıya doğru ince bir sızı hissettim. Gençken hayallerim daha farklıydı, rüyalarımdaki oğlum bu değildi, kocam karşımda duran bu adam değildi. Bir zamanlar Gülhane'de elele dolaştığım sevgilim nerede acaba? Onun da çocukları var mıdır? Evli midir ki? Beni unutmuş mudur? diye sordu. Muhtemelen unutmuştur abi dedim. Aradan onca yıl geçmiş, zaman geçtikçe herkes değişir abi. Bana bak, şu diğer çocuklara bak, 10 yıl sonra hangimiz nerede olacağız belli mi? Okunmayan gazetelerin 4. sayfasında adı geçen şu yetimhanede hangimizin geleceğinden söz edebilirsin abi. Sana, size hiçbir lafım yok, bize elinizden geldiğince en iyi şekilde bakmaya çalıştınız ama gerçek bu, kader bu dedim. Hikayemi anlatıp dertleşirken yeni çırakla, ustam arkadan çağırdı. Lüks bir otomobil gelmiş tamire, hızlı çalışıp erken bitirirsek iyi bir bahşiş de koparırmışız. Koyulduk işe. Yağla kirle çamurla yine dost olduk o gün. Ertesi gün de öyleydi. İki gün dolmadan arabanın tamirini bitirdik. Sahibi geldi, zengin biri olduğu bindiği makinadan belliydi. İçeri girdi, böyle büyük bir çalımla... Bana delikanlı diye hitap ederek yanına çağırdı. Bahşişini verdim. Aceleyle çıktım. Ogün benim için büyük bir gündü. Saat akşam yedi civarıydı. Telefonla aradım henüz buluşma yerine gelmemişti. Ben nasıl bir sevap işlemişsem, şu dünyada hiçkimsenin rüyasında bile göremeyeceği bir hayata sahip oldum. Öncelikle çok iyi bir ailem oldu, sonra çok iyi bir eğitim hayatım, başarılar, övgüler, ün, şöhret.... Sonra ihtiyacımdan fazla param oldu, paylaştım. Şimdi de o, sevdiğim kadın, orda beni bekliyor. Buluşma yerine geldim, otoparkta parkedecek bir yer yoktu ben de arabayı ara sokaklardan birine parkettim. Arabadan iner inmez karşıma genç bir çocuk çıktı, bir elinde tiner torbası bir elinde bıçak. Para istedi benden. Cüzdanımı çıkardım, evlilik yüzüğünün de aynı cebimde olduğunu unutmuşum.Yere düştü. Yüzüğü de cüzdanı da aldığım gibi uzaklaştım hemen. Önce cüzdandaki paralarla tiner aldım sayamadığım kadar sonra da hemen bizim mekana gittim. Arkadaşlar yine toplanmış hasılatı sayıyorlardı ateşin etrafında, henüz sıvası yapılmamış duvarlar arasında... Yanlarına oturdum, bugün büyük iş yapmışlar, polis bunları görmüş ama kaçmışlar. Daha para saymanın tadını bile çıkaramamışken bastılar mekanı. Hepimizi aldılar. Tanımadığımız bir yere götürmüyorlardı bizi, hepimiz biliyorduk. Demir parmaklıklı kapı açıldı. İçeri girdik. Tam köşede bir adam yere oturmuş duruyordu. Ben de gittim yanına oturdum bir iki laflarız zaman geçer diye. Baktım için için ağlıyor ama ses çıkarmamaya çalışıyor. Abi dedim koskoca adamsın ağlamak yakışıyor mu sana? Cebimdeki tinerli mendillerden birini çıkardım. Adama uzattım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Kurşun Kalem: Çünkü Yazdıkça Tükenir

Hapisten yeni çıkmışım. Ayağımda eski bir pabuç, elimde bana ait olduğu şüpheli bir bavul. "Cezan daha yeni başlıyor küçük" dedim kendi kendime. Dudağımda o melodi yürümeye başladım. Ne cebimde param vardı, ne de yardım isteyecek kimsem. Ben böyle olsun istememiştim ama isteyen biri varmış...

Yağmur şiddetini arttırmıştı. Paçalarım çamur içindeydi. Annem camda akşam ezanına karışan sesiyle beni çağırıyordu. Oysaki daha top oynamanın tadına varamamıştım. Eve gittim...

Gidecek bir evin bile yok küçük, yalnızsın, çaresizsin... Sürekli aynı şeyleri söylüyordum. Evin yok küçük, arkadaşların yok sevdiklerin yok.

Aslına bakarsan birini seviyorum abi dedim. Anlat dedi, anlattım. Klasik bir ondokuz yirmi aşkı. Güzel ve gözde bir kız, umutsuz ve duygusal bir çocuk. Unutursun dedi, dudaklarında üzülmüşçesine bir eğim, gözlerinde dalga geçercesine hüzün. Kalk dedi bana, kalk gidiyoruz. Samet abi'ydi o. Bir bildiği vardır elbet dedim, yürüdüm. Eski, köhne, derme çatma, ev diyemeyeceğim bir yere götürdü beni. Demek burda yaşıyormuş. İçeri girdik. Ev bomboştu. Koltuk takımları yoktu, masa yoktu, bizim evdeki o küçük tahta sehpalardan yoktu, ailesi yoktu, sevdikleri yoktu.

Bu bilinçsizlikle yorgun düşmüştüm. Hava kararmıştı. Bir bank bulup oturdum. Tahtaları çürümüş, üzerinde kalp içinde Kaan ve Buket yazıyordu. Gülümsedim. Cebimdeki son dalı çıkardım. Param yoktu. Üç gündür bekletiyordum sigarayı. Biraz nemlenmişti ama olsun hala içilebilir durumdaydı. Baba yadigarı çakmağımla ateşledim fitili. Her nefeste daha fazla boğuluyordum dumanında sigaramın. Denizin kokusu sigaramın tadına karışıyordu. Yağmur damlaları mıydı yüzümdeki gözyaşı mıydı?

Samet abi duvarda asılı bir resmi gösterdi bana. Saçları sarı bir kız resmiydi ama hani bu duvara asılmak için hazırlanan bir resim değil de bir fotoğraftan kesilip oraya konmuş bir resimdi sanki. "Yedi yaşındaydım yetimhaneden çıktığımda, hayal meyal hatırlıyorum" dedi ve hikayesini anlatmaya başladı. Bir ailenin yanına verdiler beni, bu senin baban bu senin annen dediler. İnanmak zorundaydım. Birileri mutlu olsun diye onların evine gidiyordum. Bir fahişeden ne farkım varmış diye çok düşündüm, sonra bi cevap buldum... Onlar para ödememişti dedi, hafiften gülümseyerek. Neyse gel zaman git zaman, büyüdük. Ne bok olduğumuzu anladık. İlk yanlışımızda postaladılar bizi. Gerçek anne baba öyle mi olur? Daha onyedimizde bir başınayız. Kısa geçelim, iş buldum çalıştım, çevre edindim sağlam dostlar edindim. Bir an duraksadı. Ya da öyle sanmıştım, diye devam etti.

Ayağa kalktım, dudağımda o melodi yürümeye başladım. Yağmur durunca farkettim ki gözyaşıymış. Çok mu özledin küçük? Aynaya bir baksana. Senin adın ne? Yoldaki insanlar halime bakıp acıyorlardı. Kimisi ise gülüp dalga geçiyordu. Artık susma vakti küçük. Cezan daha yeni başlıyor.

İyi olmanın karşılığı da kötülüktür dedi Samet abi. İyilik bulmak istiyorsan siktir olup gideceksin buralardan, bak bana ben öyle yaptım... Aslında öyle yapmak zorunda kaldım. Adı Filiz. Bakma resimde böyle çirkin çıktığına. Üstüne kız tanımam. Öyle böyle bir aşk değil, hani yazsan kitap olur, o derece. Çok seviyorduk birbirimizi, şarkılar, şiirler, afilli sözler bitmek bilmezdi.

Kalabalık hızla azalıyordu, farketmeden de hiç tanımadığım bir kadını takip ediyordum. Kısa boylu tıknaz biriydi. Anlamadan bilmeden onu izliyordum. Onu farkettiğimde karanlık bir sokağın hemen girişindeydim. Yüzümü gökyüzüne çevirdim. Bulutlar dağılmak üzereydi. Yanaklarımı okşayan hafif bir rüzgar..

Paran yoksa küçük, bir boktan daha değerli değilsin dedi bana. O kızı yemeyen kalmadı dediler, çimlerin üstünden bile bu kadar öküz geçmemiştir dediler, dediler de dediler...Ama o Filiz'di ya...Yapmaz öyle bir şey. Siktiğimin aşkı böyle bir şeydir küçük, bir aldın mı içine dışarda olup biteni göremezsin. Süpriz yapayım dedim, böyle çiçekler falan almışım bir de son kalan parayla yüzük. Evlenecektim o kadınla. Bu kadın o kadındır dedim. Evine gittim. İçerde Sadık, en yakın dostum, kardeşim, sırdaşım ve benimki..Anadan üryanlar...

Dışarısı kapkaranlık, içerisi zifiri karanlık. Sokağın içinden biri adımı seslenmişti sanki. Sokağın sonu görünmüyor. Ayaklarım ıslak, gözlerim kan çanağı. Düşünmek için pek vaktim yoktu.

Düşünmedim de...Artık orada ne varsa onla doğradım Sadığı. O mezara ben hapse. Yıllar geçti unutamadım küçük. Hani dedim ya unutursun diye de sen inanmadın. Heh işte gerçek budur. Hani bazen diyorum ki şu arka sokaktan çıkıp gelse, özür dilerim dese eskisi gibi olsak...

Sokağa girdim.