26 Şubat 2010 Cuma
20 Şubat 2010 Cumartesi
Orta
Okurdum, dinlerdim, yazardım.
Okudum, dinledim, yazdım.
Bittim.
Bir daha okumak istemedim,
zor geldi sayfalar,
çok geldi virgüller.
Noktalara ulaşamadım,
özetlere yetiştim.
Her seferinde.
Dinlemeyi de denedim.
Gözlerimi kapattım önce,
tavsiyeleri dinledim.
Korktum.
Gözlerimi açtım,
kulaklarımı kapadım.
Tatsız kelimeler dizmek,
insanın ağız tadına uydurmak.
Ne zormuş konuşmak,
ne zormuş yazmak.
Onu da denedim.
Ondan da caydım.
Hep kolay geldi ya ortada durmak,
şimdi de ortadayım.
En ortada. Yapayalnız.
Hep "doğru" dedim ya ortaya koşmak,
şimdi koşun bana.
Okumayın, dinlemeyin, yazmayın.
Okudum, dinledim, yazdım.
Bittim.
Bir daha okumak istemedim,
zor geldi sayfalar,
çok geldi virgüller.
Noktalara ulaşamadım,
özetlere yetiştim.
Her seferinde.
Dinlemeyi de denedim.
Gözlerimi kapattım önce,
tavsiyeleri dinledim.
Korktum.
Gözlerimi açtım,
kulaklarımı kapadım.
Tatsız kelimeler dizmek,
insanın ağız tadına uydurmak.
Ne zormuş konuşmak,
ne zormuş yazmak.
Onu da denedim.
Ondan da caydım.
Hep kolay geldi ya ortada durmak,
şimdi de ortadayım.
En ortada. Yapayalnız.
Hep "doğru" dedim ya ortaya koşmak,
şimdi koşun bana.
Okumayın, dinlemeyin, yazmayın.
12 Şubat 2010 Cuma
On İki
Sayması bittiğinde kendine gelir gibiydi. Üç milyon dört yüz kırk iki bin birinci damla son penceresinin önünden düşen son damlaydı. Üç milyon dört yüz kırk iki bin iki. Normalden kısa sürmüştü bu kez yağmur. Rahatladı biraz, sevinmedi, rahatladı sadece: Saymayı severdi fakat saymaması gerekirdi. Hoşlanmazdı öyle melankoliden felan. Gürültüyle bir otobüs geçti pencerenin önünden, ormanı yararak. Gri kokmaya başlayınca etraf, kalktı. Şöminesine ilişti. Sönmek üzereydi. Tırnak ucuyla biraz yelledi, aşkından kalan cımbızla köze can verdi. Severdi annesini. Üç milyon dört yüz kırk iki bin üç.
Küçük bir gezintiye çıktı mutfakta. Bembeyaz parlayan restorana yönelmekten alıkoyamadı kendini, menüye baktı. "Değişiklik olsun." dedi, tavuk havyarı yemeye karar verdi. İlk defa duymuştu adını. Hoştu; ama fiyatına değmedi tadı. Daha güzelini yemişti. İlkin tavuk yumurtası geldi aklına. Severdi köyünü. Üç milyon dört yüz kırk iki bin dört.
Köyüne döndü. Çay demledi. "Ne gerek var restorana" dedi, "allahın kazıkçıları!". Akşam önemli okey maçı vardı, Turan Abi'nin gözüne girmeliydi. Çalan kapıyla döndü köyünden. Mehmet'le Ali bir Turan Abi ederdi. Severdi Turan Abi'sini. Üç milyon dört yüz kır...
Kapı yine çaldı. Açtı. Sabah aynada gördüğü adama ne kadar benziyordu. Yok yok oydu, kesin oydu. Kaşlarını çatarak:
-Kimsin sen?
-Ben tanrıyım.
-Tövbe de, şakası olmaz.
-Ben tanrıyım.
Cümleyi ikinci duyuşunda ensesi yandı, kalbi ağırlaştı. İnandırıcı gelmesinin verdiği suçluluk hissi bir yana, her sabah aynada gördüğü bu adama yaptığı saygısızlıkların farkına varmak onu kabullenmemeye zorluyordu.
-"Sus! Defol!"
Kapıyı kapatamadı.
-"Ben tanrıyım."
Üç milyon dört yüz kırk iki bin altı...
-"Ulan defol! Siktir git!"
-"Ben..."
-"Söyleme!"
...yedi, sekiz...
-"...tan..."
-"Sus Allah'ını seversen sus!" ...dokuz, on, on bir... "Dayanamayacağım!"
-"...rı..."
Kapı kenarında duran baba yadigarına sarıldı, kalbi durmak üzereydi. Horozu çekmeye çalıştı, elleri terliydi.
-"...yım..."
Horoz kaydı elinden, parmağı tetikte bile değilken patladı tabanca.
On iki.
Ertesi gün kapının eşiğinde, elinde silah, yerde kanlar içinde yatarken buldular çocuğu. Tabancanın sesini nasıl duymadıklarını konuştular biraz, biraz da çocuğun ne kadar iyi kalpli olduğunu...
Küçük bir gezintiye çıktı mutfakta. Bembeyaz parlayan restorana yönelmekten alıkoyamadı kendini, menüye baktı. "Değişiklik olsun." dedi, tavuk havyarı yemeye karar verdi. İlk defa duymuştu adını. Hoştu; ama fiyatına değmedi tadı. Daha güzelini yemişti. İlkin tavuk yumurtası geldi aklına. Severdi köyünü. Üç milyon dört yüz kırk iki bin dört.
Köyüne döndü. Çay demledi. "Ne gerek var restorana" dedi, "allahın kazıkçıları!". Akşam önemli okey maçı vardı, Turan Abi'nin gözüne girmeliydi. Çalan kapıyla döndü köyünden. Mehmet'le Ali bir Turan Abi ederdi. Severdi Turan Abi'sini. Üç milyon dört yüz kır...
Kapı yine çaldı. Açtı. Sabah aynada gördüğü adama ne kadar benziyordu. Yok yok oydu, kesin oydu. Kaşlarını çatarak:
-Kimsin sen?
-Ben tanrıyım.
-Tövbe de, şakası olmaz.
-Ben tanrıyım.
Cümleyi ikinci duyuşunda ensesi yandı, kalbi ağırlaştı. İnandırıcı gelmesinin verdiği suçluluk hissi bir yana, her sabah aynada gördüğü bu adama yaptığı saygısızlıkların farkına varmak onu kabullenmemeye zorluyordu.
-"Sus! Defol!"
Kapıyı kapatamadı.
-"Ben tanrıyım."
Üç milyon dört yüz kırk iki bin altı...
-"Ulan defol! Siktir git!"
-"Ben..."
-"Söyleme!"
...yedi, sekiz...
-"...tan..."
-"Sus Allah'ını seversen sus!" ...dokuz, on, on bir... "Dayanamayacağım!"
-"...rı..."
Kapı kenarında duran baba yadigarına sarıldı, kalbi durmak üzereydi. Horozu çekmeye çalıştı, elleri terliydi.
-"...yım..."
Horoz kaydı elinden, parmağı tetikte bile değilken patladı tabanca.
On iki.
Ertesi gün kapının eşiğinde, elinde silah, yerde kanlar içinde yatarken buldular çocuğu. Tabancanın sesini nasıl duymadıklarını konuştular biraz, biraz da çocuğun ne kadar iyi kalpli olduğunu...
İbaret.
Bir sokak lambası daha geçti penceremin önünden, hızlıca. Hikayesini duyamadan, çatlaklarını göremeden.
Fren tutmaz.
Bir araba daha geçti sokak lambasının önünden, hızlıca. İçindekini tanıyamadan, ellerinin terini göremeden.
Sabah olmaz.
Sanırım frensiz sürüklenmeyi seçiyorum, "Tutmaz."
Basmayı denedim mi?
Sanırım içeri bakmamayı tercih ediyor, "Yansırım yine, kendimden başka bişey göremem."
Bakmayı denedi mi?
Bir lamba daha,
Bir araba daha,
Bir anlam daha,
Anlamsızca,
Sayıdan bile ibaret olamadan...
Fren tutmaz.
Bir araba daha geçti sokak lambasının önünden, hızlıca. İçindekini tanıyamadan, ellerinin terini göremeden.
Sabah olmaz.
Sanırım frensiz sürüklenmeyi seçiyorum, "Tutmaz."
Basmayı denedim mi?
Sanırım içeri bakmamayı tercih ediyor, "Yansırım yine, kendimden başka bişey göremem."
Bakmayı denedi mi?
Bir lamba daha,
Bir araba daha,
Bir anlam daha,
Anlamsızca,
Sayıdan bile ibaret olamadan...
16 Ocak 2010 Cumartesi
Kapıcı
Kapıcılık, lüksün icat ettiği bir meslektir. El memleketinde lüks apartmanların kapısını açmakla ve güvenliğini sağlamakla, bu memlekette de para karşılığı insanlar için günlük alışveriş yapmakla sorumludur. Lüks için hizmet ederken, lüksten bir hayli uzak bir yaşam sürer kapıcı. Genelde hizmet ettiği apartmanın bodrum katında oturur, kira vermez. Kazancı yetersizdir. Herkesin kazancı gibi.
Bienalde, sigortasız çalışan ve aslında sadece insanların lüks yaşamına hizmet eden insanlara dikkat çekmek için bir stand (ya da her neyse) açılmıştı. Birçok şeyin anlamsız geldiği bienalde, bana en mantıklı gelen bölüm bu bölümdü. Alışveriş merkezlerinde yalnızca parfüm test ettirmek için sabahtan akşama kadar ayakta duran ya da boş dükkanda, zaten katlanmış olan tişörtleri tekrar bozup katlayan, azıcık para alan ve sigortası olmayan insanların aslında hiçbir iş yapmadığına, ama o işleri yapmak zorunda olduklarına, kendileri de bienalde sigortasız çalıştıkları ve bu işi yapmak zorunda oldukları halde, dikkat çekmek istemişlerdi. Başarmışlardı nitekim. Apartman görevlileri ya da hepimizce bilinen adlarıyla kapıcılar da bu insanlarla aynı kadere sahip insanlardır. Verdikleri hizmet gereksizdir çünkü anlamsız bir lükstür. Ama onlar bu hizmeti vermek durumundadır, aksi takdirde aç kalırlar.
Aynı zamanda bir hitap şekli olabilir "kapıcı". Dalga geçmek amacı gütmeden, kimseyi kırmadan, hiçbir sosyal mesaj vermeden kullanılabilecek bir hitap şeklidir. "Amele"ye benzer, ama ameleden farklıdır. Çünkü bir mesleği ya da bir kimseyi aşağılamak gibi bir amaç gütmez. Eğer aşağılanacak bir şey varsa bu, kapıcılık mesleğini oluşturan geçmişin, kültürün, ekonomik sistemin ta kendisidir. Bir insanın, kendisi de yapabileceği halde, basit bir işini başkasına yaptırmasının lüzumsuzluğunun ve anlamsızlığının sebebidir çünkü. Ama dediğim gibi; kapıcı, içinde sosyal mesaj barındırmaz. Saftır.
Günümüzde ikili ilişkilerde karşılaşılan en büyük problemlerden biri anlatım fakirliğidir ki bu da anlama fakirliğinin ebesidir. Minimum kelimeyle maksimum şey anlatılmaya çalışıldığı için, dünyanın en olası, en kabul edilir problemidir aynı zamanda. Bu sebeple minimum kelimeyle minimum şey anlatmak en doğrusudur. İçi boşaltılmış kelimelerle dolu şeyler anlatmaya çalışmak beyhudedir çünkü. Dedikodudan bir adım öteye geçmeyecek konuşmalara meylettiren günlük dil bilgimizi doğru kullanarak, dedikodu tadında hoş sohbetlerimizi eksik etmemeli, bir şeyler anlatmak yerine herhangi bir şeyler söylemeli, anlama ve anlatma yetimizi elimizden geldiğince köreltmeliyiz. Bazen bir kapıcı olmak ve huzura ermek için neler vereceğimizi düşünüp, tekrar güzel uykumuza devam etmeliyiz.
Günümüzde ikili ilişkilerde karşılaşılan en büyük problemlerden biri anlatım fakirliğidir ki bu da anlama fakirliğinin ebesidir. Minimum kelimeyle maksimum şey anlatılmaya çalışıldığı için, dünyanın en olası, en kabul edilir problemidir aynı zamanda. Bu sebeple minimum kelimeyle minimum şey anlatmak en doğrusudur. İçi boşaltılmış kelimelerle dolu şeyler anlatmaya çalışmak beyhudedir çünkü. Dedikodudan bir adım öteye geçmeyecek konuşmalara meylettiren günlük dil bilgimizi doğru kullanarak, dedikodu tadında hoş sohbetlerimizi eksik etmemeli, bir şeyler anlatmak yerine herhangi bir şeyler söylemeli, anlama ve anlatma yetimizi elimizden geldiğince köreltmeliyiz. Bazen bir kapıcı olmak ve huzura ermek için neler vereceğimizi düşünüp, tekrar güzel uykumuza devam etmeliyiz.
Sabah servisinde görüşürüz. İyi uykular.
8 Ocak 2010 Cuma
İç Çektik.
Oturdum.
Vapurdaydım.
Karşımda ağarmış saçlar...
Gözgöze geldiğimizde kaşlarımızı kaldırıp indirdik.
Denizi dinledim,
Çok gürültülüydü,
Dinleyemediğini söyledi.
Dinleyemedim.
Çantamı açtım,
Biraz doğrulup elini cebine soktu.
Kitabımı çıkardım,
Katlanmış, kırışık bir kağıt parçası çıkardı.
"Gerçekten arayan, öğretileri kabullenmez."
"250 gram kıyma, iki ekmek."
İç çektik.
Vapurdaydım.
Karşımda ağarmış saçlar...
Gözgöze geldiğimizde kaşlarımızı kaldırıp indirdik.
Denizi dinledim,
Çok gürültülüydü,
Dinleyemediğini söyledi.
Dinleyemedim.
Çantamı açtım,
Biraz doğrulup elini cebine soktu.
Kitabımı çıkardım,
Katlanmış, kırışık bir kağıt parçası çıkardı.
"Gerçekten arayan, öğretileri kabullenmez."
"250 gram kıyma, iki ekmek."
İç çektik.
4 Ocak 2010 Pazartesi
Üçün biri ve Üçün diğer ikisi Üzerine
Üçün biri'nden bağımsız olan Üçün diğer ikisi birbirinin zıttıdır, aynı zamanda simetrisidir. Üçün biri, diğer ikisinin simetri çizgisidir. Tam ortalarındadır ve ikisine de aynı yakınlıktadır. Burada benzetme, ağlayarak ilk nefesini alır ve tek mecaza sonsuz anlam yükler. Gece vakti Ebu Zeyd vesilesiyle aklıma takılan anlam ise; Radikal Ateizm, Radikal İslam ve Üçün biri'dir. Radikal ortak paydası, birbirine zıt iki inanışı, inanç olmaktan uzaklaştırıp, iki farklı tarafın taraftarlığına, dolayısıyla birbirlerinin simetrisine dönüştürüyor. Çünkü insan, taraftar sıfatına büründüğü anda tek tip olur, aynada kendi kadar rakip tarafın taraftarını da görür. Yalnızca rengi ve holiganlık kat sayısı farklıdır diğer taraftarlardan. Fakat sonuçta taraftardır, destekler, savunur, küfreder.
Sırf ateist diye 36 arkadaşıyla bir otelde yanan masumla, sırf müslüman diye cahil, bağnaz, yobaz sayılan, kutsal kabul ettiği şeyler bilinçli şekilde aşağılanan masum aynı durumdadır. Çünkü ikisi de masumdur. Çünkü ikisi de Üçün biri'dir; diğer ikisine batar. Diğer ikisine (Radikal Ateizm ve Radikal İslam'a) eşit uzaklıkta olması, herhangi birinin ya da ikisinin saldırısına maruz kalmasına sebep olabilir. Kendisini savunmaya kalktığında Radikal Ateist ya da Radikal İslamcı olmakla suçlanabilir. Bunun sebebi de suçlayanın, holiganlık boyutundaki taraftarlığı ve taraf olmanın sebep olduğu körlüğüdür. Bu durumda Üçün biri'nden haberi olmayan Üçün diğer ikisi'nin bu davranışta bulunması normaldir. Çünkü taraftardır, sivrilmiştir, körleşmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)