18 Eylül 2011 Pazar
Ölün
O kadar nefret ediyoruz ki sizden,
adınızı söylerken suratımız kırışıyor.
Nefretimizi bardağa doldurup içebiliyoruz,
en az sizin kalabalığınız kadar yoğun.
Her yerdesiniz,
tipiniz, kokunuz, her şeyiniz aynı.
Ah, o kadar çirkin, o kadar 2. sınıfsınız ki...
İçinizden biri öldüğünde insanca üzülmek zor geliyor,
ya rol yapıyoruz, ya da yüzsüzce gülüyoruz,
ölmenizden açıkça keyif alıyoruz.
Ve biz,
o kadar elit, o kadar kaliteliyiz ki,
bokumuz kokmuyor.
Terlemiyoruz, kıllanmıyoruz, kanamıyoruz.
Doğmamız ne kadar ihtiyaçsa,
ölmemiz o kadar lüzumsuz.
Güçlü, zengin, güzeliz.
Ayağımız, elimiz,
her yerimiz, her şeyimizle farklıyız,
değişiğiz. Dünya, şüphesiz,
bombok bir yer olurdu bizsiz.
Ölün!
Madem bizim kadar bilemeyeceksiniz,
değersiz değerlerinizle gömülün!
Ailenizle, bireysizliğinizle, isimsizliğinizle...
Ve yalnız biz kalalım, güzelleştirelim dünyayı
güzelliğimizle.
adınızı söylerken suratımız kırışıyor.
Nefretimizi bardağa doldurup içebiliyoruz,
en az sizin kalabalığınız kadar yoğun.
Her yerdesiniz,
tipiniz, kokunuz, her şeyiniz aynı.
Ah, o kadar çirkin, o kadar 2. sınıfsınız ki...
İçinizden biri öldüğünde insanca üzülmek zor geliyor,
ya rol yapıyoruz, ya da yüzsüzce gülüyoruz,
ölmenizden açıkça keyif alıyoruz.
Ve biz,
o kadar elit, o kadar kaliteliyiz ki,
bokumuz kokmuyor.
Terlemiyoruz, kıllanmıyoruz, kanamıyoruz.
Doğmamız ne kadar ihtiyaçsa,
ölmemiz o kadar lüzumsuz.
Güçlü, zengin, güzeliz.
Ayağımız, elimiz,
her yerimiz, her şeyimizle farklıyız,
değişiğiz. Dünya, şüphesiz,
bombok bir yer olurdu bizsiz.
Ölün!
Madem bizim kadar bilemeyeceksiniz,
değersiz değerlerinizle gömülün!
Ailenizle, bireysizliğinizle, isimsizliğinizle...
Ve yalnız biz kalalım, güzelleştirelim dünyayı
güzelliğimizle.
17 Eylül 2011 Cumartesi
Deli
Deli konuşur, anlatır
bir gördüğünü,
bir bildiğini.
Döner, dolanır
aynı yere varır
Durur.
Vurur; sopasıyla, eliyle
Ritm tutar
Merdivenden düşer,
Bilemez, kendine sorar
bilemez yine.
Fikirlerine dolanır
Bildikleri, gördüklerine karışır.
Aklı bulanır.
Deli dertlidir, anlatamaz
Zaten anlayamaz kimse
neyse.
Konuşur, hep aynı.
Bilmez bittiğini,
başladığını,
devam eder.
Sonsuzdur deli
Deryadır aklı,
dalgalı.
Döner, dolanır
merdiven gibi.
Aynı kattan
aynı kata
Deli merdiveni.
bir gördüğünü,
bir bildiğini.
Döner, dolanır
aynı yere varır
Durur.
Vurur; sopasıyla, eliyle
Ritm tutar
Merdivenden düşer,
gibi
Bilemez, kendine sorar
bilemez yine.
Fikirlerine dolanır
Bildikleri, gördüklerine karışır.
Aklı bulanır.
Deli dertlidir, anlatamaz
Zaten anlayamaz kimse
neyse.
Konuşur, hep aynı.
Bilmez bittiğini,
başladığını,
devam eder.
Sonsuzdur deli
Deryadır aklı,
dalgalı.
Döner, dolanır
merdiven gibi.
Aynı kattan
aynı kata
Deli merdiveni.
19 Ağustos 2011 Cuma
Masal - 'Güneş'
Dünyadaki herkesin, doğruları haykırabileceğine inandıkları kahramanı beklemeye başladıkları yıllardan çok sonra bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Herkesin unuttuğu kadim bir efsanenin, bir mucizenin gerçekleşeceğine işaret ettiği zamanlarda, toplum içinde görünmezlik yetileri olan bir ailenin ferdi olarak doğmuş bu kız. Görünmüyormuş, çünkü görünmesi için giymesi gereken giysileri alacak paraları yokmuş. Kız, görünmez ailenin tek çocuğuymuş. Soğuktan titremekten fırsat bulduklarında üstüne titremişler kızın, büyütmüşler. Uzun zaman konuşmasını beklemişler, bir süre sonra beklemekten vazgeçmişler. Her zamanki gibi kaderlerini suçlamışlar.
Kız görünmeden, konuşmadan, duymadan, anlatılanı öğrenmeden, tasdiklemeden büyümüş. Koca bir kadın olmuş. Tecrübeyi bilmiş yalnızca, acıktığında doyması gerektiğini, üşüdüğünde ısınması gerektiğini bilmiş. Annesinin anne olduğu yaşa geldiğinde annesini, çok geçmeden de babasını kaybetmiş. Görünmezliğiyle, duyulmazlığıyla, yapayalnız kalmış. Yalnızlık ona gezmeyi öğretmiş. Gezmiş. Acıktıkça doyacağı birden fazla yeri olmuş. Üşüdükçe ısınacak farklı yerler bulmuş. Görünmezliğinden kurtarmayacak, daha az üşüten kılıklar bulmuş kendine. Soğuğun söz dinlemediği akşamlardan birinde ateş yakan birini görmüş, ateş yakmayı öğrenmiş. Üşüdüğü, üşümediği her akşam ateş yakmış, ısınmış.
Bir akşam bir adam görmüş bu kadını, buz gibi havada, incecik elbisesiyle zavallı bir ateşin önünde dururken. Merakla izlemeye koyulmuş. Ateşe doğru bir adım atmış kadın, bir kişi daha fark etmiş kadını, izleyen adama ortak olmuş. Sonra bir adım daha, bir ortak daha... Kadın her adımında daha çok görünür olmuş. Bir ileri, bir geri ve bir gören daha. Duymayan bir kadının, ısınmayla üşüme arasında gidip gelişinin, iki farklı tecrübesi arasındaki salınımının dans olduğuna inanmış izleyenler. "Deli" demiş biri, "Çingenedir" demiş bir başkası. Yaşlılardan biri "Mutlu" demiş, gülmüş. Gülmüşler. Böyle birini ilk defa görmüşler, şaşırmışlar, heyecanlanmışlar, aşağılamışlar, sevmişler, izlemişler.
Adımlardan birinde ateş kadının eteğine zıplamış. Adımları durmamış. Isındığını fark etmiş kadın, gittikçe daha fazla. Hayatında ilk defa bu kadar ısındığını fark etmiş, adımları hızlanmış, dans olmuş gerçekten. İzleyenler inanamamış gördüklerine, durduramamışlar, dur diyememişler, izlemekten başka bir şey yapamaz halde kalakalmışlar. Isındıkça ısınmış kadın, güneş kadar ısındığında, güneş kadar görünür olmuş. Son adımında kahkaha atmış, hayatında ilk kez. Sessiz dansı, çıkardığı ilk sesle bitmiş.
"Öldü mü?" diye sormuş içlerinden anne olan biri, çocuğunun elini daha sıkı tutarak. Uyanmışlar, şaşırmaya kaldıkları yerden devam etmişler. "Mutlu, öldü mü?" diye sormuş eli sımsıkı tutulan çocuk. "Mutlu öldü" demiş ilk kez 'mutlu' diyen yaşlı, gülümsemiş tekrar. Gülmüşler, tekrar, içtenlikle. Kadının mutluluğuna gülmüşler, sevinmişler. Hayatının en sıcak uykusuna yatan kadının hikayesini anlatmışlar insanlara. İnsanları uyandırmışlar.
Kız görünmeden, konuşmadan, duymadan, anlatılanı öğrenmeden, tasdiklemeden büyümüş. Koca bir kadın olmuş. Tecrübeyi bilmiş yalnızca, acıktığında doyması gerektiğini, üşüdüğünde ısınması gerektiğini bilmiş. Annesinin anne olduğu yaşa geldiğinde annesini, çok geçmeden de babasını kaybetmiş. Görünmezliğiyle, duyulmazlığıyla, yapayalnız kalmış. Yalnızlık ona gezmeyi öğretmiş. Gezmiş. Acıktıkça doyacağı birden fazla yeri olmuş. Üşüdükçe ısınacak farklı yerler bulmuş. Görünmezliğinden kurtarmayacak, daha az üşüten kılıklar bulmuş kendine. Soğuğun söz dinlemediği akşamlardan birinde ateş yakan birini görmüş, ateş yakmayı öğrenmiş. Üşüdüğü, üşümediği her akşam ateş yakmış, ısınmış.
Bir akşam bir adam görmüş bu kadını, buz gibi havada, incecik elbisesiyle zavallı bir ateşin önünde dururken. Merakla izlemeye koyulmuş. Ateşe doğru bir adım atmış kadın, bir kişi daha fark etmiş kadını, izleyen adama ortak olmuş. Sonra bir adım daha, bir ortak daha... Kadın her adımında daha çok görünür olmuş. Bir ileri, bir geri ve bir gören daha. Duymayan bir kadının, ısınmayla üşüme arasında gidip gelişinin, iki farklı tecrübesi arasındaki salınımının dans olduğuna inanmış izleyenler. "Deli" demiş biri, "Çingenedir" demiş bir başkası. Yaşlılardan biri "Mutlu" demiş, gülmüş. Gülmüşler. Böyle birini ilk defa görmüşler, şaşırmışlar, heyecanlanmışlar, aşağılamışlar, sevmişler, izlemişler.
Adımlardan birinde ateş kadının eteğine zıplamış. Adımları durmamış. Isındığını fark etmiş kadın, gittikçe daha fazla. Hayatında ilk defa bu kadar ısındığını fark etmiş, adımları hızlanmış, dans olmuş gerçekten. İzleyenler inanamamış gördüklerine, durduramamışlar, dur diyememişler, izlemekten başka bir şey yapamaz halde kalakalmışlar. Isındıkça ısınmış kadın, güneş kadar ısındığında, güneş kadar görünür olmuş. Son adımında kahkaha atmış, hayatında ilk kez. Sessiz dansı, çıkardığı ilk sesle bitmiş.
"Öldü mü?" diye sormuş içlerinden anne olan biri, çocuğunun elini daha sıkı tutarak. Uyanmışlar, şaşırmaya kaldıkları yerden devam etmişler. "Mutlu, öldü mü?" diye sormuş eli sımsıkı tutulan çocuk. "Mutlu öldü" demiş ilk kez 'mutlu' diyen yaşlı, gülümsemiş tekrar. Gülmüşler, tekrar, içtenlikle. Kadının mutluluğuna gülmüşler, sevinmişler. Hayatının en sıcak uykusuna yatan kadının hikayesini anlatmışlar insanlara. İnsanları uyandırmışlar.
2 Ağustos 2011 Salı
21 Haziran 2011 Salı
Sabit Kaçak
Sabitliğimizi, cıvıltılarla işlenmiş sosyallik örtüsüyle örtüp saklamaya çalışıyoruz. Kişiliğimizi, bilimsel araştırmaların kazandığımızı iddia ettiği yaşlarda kaybettik. Tabldot diyetimizin el verdiği ölçüde beslendik, besleniyoruz. Şimdilerde Meksika usulü tabldotlarla da kandırabiliyoruz kendimizi. O kadar sabitiz ki... Hafta sonu gelsin diye ruhumuzu uygun fiyata bırakabilecek kadar da sabitliğimize aşığız. Pazartesi sabahı patronumuza, hocamıza, trafiğe, paraya ettiğimiz küfrü, cumartesi günü, rakip takıma, trafiğe, tanımadığımız herkese, tanıdığımız herkese ediyoruz, tek bir kelimesini değiştirmeden.
Sabitlik aşkı ilk kez güvensizliğin hissedilmesiyle doğar, günümüzde aşktan ziyade, alternatifsiz bir din gibidir, herkesin kayıtsız şartsız bağlı olduğu bir din. İnsanoğlu güvenemeyeceği onca insana karşı bu dine sarılır. Bu uğurda neredeyse tüm gençliği boyunca önceden belirlenmiş kurallara uyarak, önceden doğruluğu tasdiklenmiş bilgileri öğrenir, şanslıysa arada bir itiraz eder. Çoğu zaman bu şansa sahip olsa bile, itiraz ettiğinde sabitliğini riske atmış olacağından bu şansını kullanmaz. Bir süre sonra, riskten epeyi uzak kalan birey, sarsılmazlığını garantilediği rutine kavuşur, sabitliğinin altın çağını yaşamaya başlar. Bu tam da, sorumluluğunun arttığı döneme denk gelir. Sorumluluk o kadar yoğun gelir ki, durup rutinden sıkılacak vakit bulunamaz. İstisnalar, elini riskin beline dolayıp kendilerine çekecek kadar şanslılardır, dediğim gibi, çoğu zaman bu şansı kullanmazlar.
44 yaşındayım. 19 yaşımdan, 2 ay öncesine kadar çevreci bir örgüt için çalışıyordum. Başlarda o kadar eğlenceliydi ki... Okul dışında tüm saatlerimi çevreci eylemlerimizi düşünerek geçiriyordum. Yeni tanıştığım sorumluluk bilincini ciddiye alıp sabitliğimden kurtulma fırsatına dönüştürmeye çalışıyordum. Doğanın bana ihtiyacı vardı, peh! Tam 25 yıl geçti, doğa büyük ihtimalle beni fark etmedi bile. Yaratıcı sloganlarımı, geri dönüştürülebilir malzemeden yaptığım pankartlarımı umursamadı. Benden daha hızlı yaşlandı bu 25 yıl içinde, ama benden daha genç gözüküyor. Kıskanıyorum, sinirleniyorum. Uğruna bunca emek döktüğüm, kafa yorduğum, nefret ettiğim rutine saplanıp kalmayı kabul edebilecek kadar yardıma muhtaçlığına inandığım doğanın, herkesin rutininden beslenip değişkenliğini koruduğunu gördükçe deliriyorum. Kahramanlığım, kendi zavallı kafamda hapsolmuş.
Sabitliğimi göremeyen, gelecekteki nükleer felaketleri görebildiğini iddia eden zavallı bir çift göze sahibim. Lazer ışını fırlatmasalar da kahraman gözleri onlar. Sol 2.75, sağ 3.25 miyop. Bir de yaşın getirdiği hipermetrop var artık. Pes ettim. Evden nadiren çıkıyorum. Geçen 25 yıla inat, münafıkça sprey deodorant kullanıyorum, koltuk altlarımı serinletmesi hoşuma gidiyor. Tüketeceklerimi, geri dönüşmeyeceğinden emin olmadan tüketmiyorum. Hepsinden önemlisi, yaptıklarımın beni doyurmaya, doğayı kurtarmaya, rutini bozmaya yetmediğini hatırladıkça: SIKILIYORUM.
"Rutine saplanmamak için neler yapabilirim?" sorusuna cevap arayarak yaşadım bugüne kadar. Her seferinde cevabı rutinin içinde buldum. O kadar geniş ki sabitliğin yelpazesi, o kadar kolay ki sabit kalmak, bir an başka bir yüzle, başka bir an yeni bir yüzle karşıma çıkabiliyor. Sürekli kaçtım, sürekli kucağına doğru koştum. Düz olmayan biri olmaya çalıştım hep. Sesim inadına yüksek çıksın istedim. Ne yaparsam yapayım olmadı, hep kısa sürdü kaçışım, yine kürkçü dükkanına döndüm. Hayatım boyunca olduğu gibi şimdi de sabitliğim kara bir bulut gibi tepemde, kısa bir süre için rengarenk bezenmiş bir şemsiye var aramızda, yakında o da gider, sırtımı yeni bir yere yaslarım, daha uzun sürmesi için yalvarırım.
Sabitlik aşkı ilk kez güvensizliğin hissedilmesiyle doğar, günümüzde aşktan ziyade, alternatifsiz bir din gibidir, herkesin kayıtsız şartsız bağlı olduğu bir din. İnsanoğlu güvenemeyeceği onca insana karşı bu dine sarılır. Bu uğurda neredeyse tüm gençliği boyunca önceden belirlenmiş kurallara uyarak, önceden doğruluğu tasdiklenmiş bilgileri öğrenir, şanslıysa arada bir itiraz eder. Çoğu zaman bu şansa sahip olsa bile, itiraz ettiğinde sabitliğini riske atmış olacağından bu şansını kullanmaz. Bir süre sonra, riskten epeyi uzak kalan birey, sarsılmazlığını garantilediği rutine kavuşur, sabitliğinin altın çağını yaşamaya başlar. Bu tam da, sorumluluğunun arttığı döneme denk gelir. Sorumluluk o kadar yoğun gelir ki, durup rutinden sıkılacak vakit bulunamaz. İstisnalar, elini riskin beline dolayıp kendilerine çekecek kadar şanslılardır, dediğim gibi, çoğu zaman bu şansı kullanmazlar.
44 yaşındayım. 19 yaşımdan, 2 ay öncesine kadar çevreci bir örgüt için çalışıyordum. Başlarda o kadar eğlenceliydi ki... Okul dışında tüm saatlerimi çevreci eylemlerimizi düşünerek geçiriyordum. Yeni tanıştığım sorumluluk bilincini ciddiye alıp sabitliğimden kurtulma fırsatına dönüştürmeye çalışıyordum. Doğanın bana ihtiyacı vardı, peh! Tam 25 yıl geçti, doğa büyük ihtimalle beni fark etmedi bile. Yaratıcı sloganlarımı, geri dönüştürülebilir malzemeden yaptığım pankartlarımı umursamadı. Benden daha hızlı yaşlandı bu 25 yıl içinde, ama benden daha genç gözüküyor. Kıskanıyorum, sinirleniyorum. Uğruna bunca emek döktüğüm, kafa yorduğum, nefret ettiğim rutine saplanıp kalmayı kabul edebilecek kadar yardıma muhtaçlığına inandığım doğanın, herkesin rutininden beslenip değişkenliğini koruduğunu gördükçe deliriyorum. Kahramanlığım, kendi zavallı kafamda hapsolmuş.
Sabitliğimi göremeyen, gelecekteki nükleer felaketleri görebildiğini iddia eden zavallı bir çift göze sahibim. Lazer ışını fırlatmasalar da kahraman gözleri onlar. Sol 2.75, sağ 3.25 miyop. Bir de yaşın getirdiği hipermetrop var artık. Pes ettim. Evden nadiren çıkıyorum. Geçen 25 yıla inat, münafıkça sprey deodorant kullanıyorum, koltuk altlarımı serinletmesi hoşuma gidiyor. Tüketeceklerimi, geri dönüşmeyeceğinden emin olmadan tüketmiyorum. Hepsinden önemlisi, yaptıklarımın beni doyurmaya, doğayı kurtarmaya, rutini bozmaya yetmediğini hatırladıkça: SIKILIYORUM.
"Rutine saplanmamak için neler yapabilirim?" sorusuna cevap arayarak yaşadım bugüne kadar. Her seferinde cevabı rutinin içinde buldum. O kadar geniş ki sabitliğin yelpazesi, o kadar kolay ki sabit kalmak, bir an başka bir yüzle, başka bir an yeni bir yüzle karşıma çıkabiliyor. Sürekli kaçtım, sürekli kucağına doğru koştum. Düz olmayan biri olmaya çalıştım hep. Sesim inadına yüksek çıksın istedim. Ne yaparsam yapayım olmadı, hep kısa sürdü kaçışım, yine kürkçü dükkanına döndüm. Hayatım boyunca olduğu gibi şimdi de sabitliğim kara bir bulut gibi tepemde, kısa bir süre için rengarenk bezenmiş bir şemsiye var aramızda, yakında o da gider, sırtımı yeni bir yere yaslarım, daha uzun sürmesi için yalvarırım.
17 Haziran 2011 Cuma
Çalar Saat - Klişetopya
Çirkin, alışılmış bir ses, önce duvarlara, sonra yüzüme çarpıyor. Evimin solgun duvarları, gökyüzünün ucuz bir taklidi kadar mavi. Güneşin sarı ışınlarının ulaşamadığı bir yerde yaşıyorum. İçerisi bembeyaz, masmavi, pekiştirilmiş gri. Çıplak ayağım, her sabah, yumuşaklığını ve gerçek rengini yıllar önce kaybetmiş zavallı halıma değiyor. Halım da büyük ihtimalle zavallı ayaklarım için aynı şeyleri düşünüyordur. Çalar saatime bakıyorum, hayatım boyunca onun bana baktığı kadar sert bakamasam da, o nefret dolu suratı onun beni yıllar önce susturduğu gibi susturuyorum. Bu, hükumetin aklına gelmiş midir acaba? Belki de bu çalar saatlerin amacı budur; insanların küçük intikamlarla güne başlaması için, bu zavallı tecrübeyle her sabah yataklarından daha mutlu ve daha hırslı kalkmaları için dağıtılmış olabilirler.
Her sabah yaşadığım şeyleri komşularım, arkadaşlarım, isimlerini çoktan unuttuğum akrabalarım da yaşıyor. Bundan eminim, çünkü yaşadığımız topraklarda, her sabah aynı saatte bütün evlerden aynı ses yükseliyor, aynı alışılmış, çirkin ses. Ben çok küçükken, yani hükumetin iktidara geldiği günden çok çok sonra, vatandaş başına bir tane düşecek sayıda çalar saat dağıtıldı. Özel üretilen bu çalar saatlerin kurma kolu yoktu, kaçta bağıracakları zaten belliydi, tekrar ayarlanmalarına gerek yoktu. İlk başlarda eğlenceli gelmişti bana, kızgın bakan bir suratın orta yerinden çıkan akreple yelkovanın enteresan yarışı sayesinde öğrenmiştim saati okumayı. Suratın kızgınlığı bana komik geliyordu. Babamın ve annemin, kahkahalar yumurtlayan suratımı neden endişeli bakışlarla izlediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Herkesin sevmek zorunda olduğu, ama herkesin içten içe nefret ettiği bir surata bakıp gülen tek canlı olmam yeterince ürkütücü olsa gerek. Bahsettiğim surat 50 yıldır iktidarda olan hükumetin kurucu başkanının suratı. Babamın anlattığına göre başlarda aynı surat, rakiplerinin suratlarını unutturacak kadar samimi bir gülümsemeye sahipmiş, rolünü kusursuzca oynuyormuş. Uzun zaman geçmeden, gülümseyen yüzünü de rakiplerinin yüzleri gibi unutturmuş. Damlalama yöntemiyle korku püskürtmüş topraklarımıza, korkmayanların boynunu eğdirmek, bizleri korkuyla büyütmek için. "Korku" kelimesi, korkmayan kimsenin kalmadığı bir toplumda anlamını çoktan yitirmiş, yalnızca birkaç cesur ebeveynin, kısık sesle anlattığı hikayeleri dinlemiş şanslı kişiler bahsedebiliyor korkudan. Korkuyorum, diyorlar hep birlikte, korkuyoruz, diyorlar ayrı ayrı, ama her seferinde kısık sesle.
Gün geçtikçe zorlaşan şartlarla baş etmenin tek yolu, çalar saat bağırmaya başlamadan birkaç saat önce kalkıp yazmak. Unutturulan sayısız şeye yenilerini eklememek için, diğer birçok şey gibi artık yalnızca anlamsız bir kelime olmaya yüz tutmuş hayalgücünün neslini tüketmemek için, çalar saat kadar yüksek sesle ya da iktidar kadar nefret yüklü olmasa da ses çıkarmak için, yıllardır alıştığımız sessizliği yalnızca hükumetin bölmemesi için...
Biraz geç de olsa, gökten korku yağan bir yerde açılan bir şemsiye, kuşbakışıyla geniş, çirkin, yağlı bir suratta çıkmış ufak, önemsiz bir sivilce gibi görülebilir. Sıkıp yok etmek için iki parmak yetebilir, ama umarım ileride nice ellerin yetemeyeceği bir ergen suratına döner o surat. Eskiyen, nefretle bakan iktidarlar yerine, yeniden sahte sahte gülümseyen, yeniden bizi bir süreliğine kandıracak yeni domuzlar tarafından yönetilmemiz için bu gerekiyor. Belki yönetim sistemimiz, seçme şeklimiz, hatta belki ismimiz bile değişmeli bu uğurda. Artık çalar saatlerle değil, başka şeylerle yönetilmeli, uyutulmalıyız.
Gelecekte bu sıkıntının son bulması için fitili ateşleyecek bir kahraman peydah olacaktır şüphesiz. Herkesin gördüğü, kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyecektir, insanların; "Biri çıksa da söylese" dedikleri şeyleri. Eskimiş destanlar yeniden yazılacaktır, insanlar adını duydukça tebessüm saçacaklardır, ta ki yeni bir kahramana ihtiyaç duyulana kadar, yeni şemsiyeler açılana kadar.
Klişetopya, 17/06/2111
Her sabah yaşadığım şeyleri komşularım, arkadaşlarım, isimlerini çoktan unuttuğum akrabalarım da yaşıyor. Bundan eminim, çünkü yaşadığımız topraklarda, her sabah aynı saatte bütün evlerden aynı ses yükseliyor, aynı alışılmış, çirkin ses. Ben çok küçükken, yani hükumetin iktidara geldiği günden çok çok sonra, vatandaş başına bir tane düşecek sayıda çalar saat dağıtıldı. Özel üretilen bu çalar saatlerin kurma kolu yoktu, kaçta bağıracakları zaten belliydi, tekrar ayarlanmalarına gerek yoktu. İlk başlarda eğlenceli gelmişti bana, kızgın bakan bir suratın orta yerinden çıkan akreple yelkovanın enteresan yarışı sayesinde öğrenmiştim saati okumayı. Suratın kızgınlığı bana komik geliyordu. Babamın ve annemin, kahkahalar yumurtlayan suratımı neden endişeli bakışlarla izlediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Herkesin sevmek zorunda olduğu, ama herkesin içten içe nefret ettiği bir surata bakıp gülen tek canlı olmam yeterince ürkütücü olsa gerek. Bahsettiğim surat 50 yıldır iktidarda olan hükumetin kurucu başkanının suratı. Babamın anlattığına göre başlarda aynı surat, rakiplerinin suratlarını unutturacak kadar samimi bir gülümsemeye sahipmiş, rolünü kusursuzca oynuyormuş. Uzun zaman geçmeden, gülümseyen yüzünü de rakiplerinin yüzleri gibi unutturmuş. Damlalama yöntemiyle korku püskürtmüş topraklarımıza, korkmayanların boynunu eğdirmek, bizleri korkuyla büyütmek için. "Korku" kelimesi, korkmayan kimsenin kalmadığı bir toplumda anlamını çoktan yitirmiş, yalnızca birkaç cesur ebeveynin, kısık sesle anlattığı hikayeleri dinlemiş şanslı kişiler bahsedebiliyor korkudan. Korkuyorum, diyorlar hep birlikte, korkuyoruz, diyorlar ayrı ayrı, ama her seferinde kısık sesle.
Gün geçtikçe zorlaşan şartlarla baş etmenin tek yolu, çalar saat bağırmaya başlamadan birkaç saat önce kalkıp yazmak. Unutturulan sayısız şeye yenilerini eklememek için, diğer birçok şey gibi artık yalnızca anlamsız bir kelime olmaya yüz tutmuş hayalgücünün neslini tüketmemek için, çalar saat kadar yüksek sesle ya da iktidar kadar nefret yüklü olmasa da ses çıkarmak için, yıllardır alıştığımız sessizliği yalnızca hükumetin bölmemesi için...
Biraz geç de olsa, gökten korku yağan bir yerde açılan bir şemsiye, kuşbakışıyla geniş, çirkin, yağlı bir suratta çıkmış ufak, önemsiz bir sivilce gibi görülebilir. Sıkıp yok etmek için iki parmak yetebilir, ama umarım ileride nice ellerin yetemeyeceği bir ergen suratına döner o surat. Eskiyen, nefretle bakan iktidarlar yerine, yeniden sahte sahte gülümseyen, yeniden bizi bir süreliğine kandıracak yeni domuzlar tarafından yönetilmemiz için bu gerekiyor. Belki yönetim sistemimiz, seçme şeklimiz, hatta belki ismimiz bile değişmeli bu uğurda. Artık çalar saatlerle değil, başka şeylerle yönetilmeli, uyutulmalıyız.
Gelecekte bu sıkıntının son bulması için fitili ateşleyecek bir kahraman peydah olacaktır şüphesiz. Herkesin gördüğü, kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyecektir, insanların; "Biri çıksa da söylese" dedikleri şeyleri. Eskimiş destanlar yeniden yazılacaktır, insanlar adını duydukça tebessüm saçacaklardır, ta ki yeni bir kahramana ihtiyaç duyulana kadar, yeni şemsiyeler açılana kadar.
Klişetopya, 17/06/2111
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
