7 Aralık 2010 Salı

Mimarlık Tarihi 1 Hakkında

Tarihe taraflı bakmamızın tavsiye edildiği bir tarih dersinin sınavına hazırlanmak şüphesiz ki gelecek için (ki bu gelecek on dakika sonrasını da kapsar) beyhudedir. Sanat ve Mimarlık Tarihine Giriş dersinin, odunları bile düşünmeye zorlayan atmosferinden sonra tarihe böylesine sağlıksız bir açıdan yaklaşılan bir ders; tarihten soğutan, nefret ettiren, ezberci eğitim sisteminin ayaklarını öpen, bir dediğini iki etmeyen bir derstir ve maalesef lüzumsuz vakit kaybıdır. Notla öğrenciyi korkutup, üniversite ortamında karşılıklı fikir alışverişine müsaade etmeyen bir tavırla ders işlemek, ardından; "Tarihine sahip çıkmayan, tarihini araştırmayan bir toplumuz biz, vah yazık, tüh yazık" diye ağlamak da, kimse kusura bakmasın, iki yüzlülüktür.
Şimdi, tarihe tarafsız bakmaya ve zavallılıktan bir adım öteye gidememiş sonsuz slaytı ezberlemeye kaldığım yerden devam edebilirim.
Saygılar.

7 Kasım 2010 Pazar

Çocukluk


Koltuğa ayakkabılarımla bastığımı görürse azar işiteceğim yine, ama kalemlere ulaşmamın tek yolu bu.
Babam yine bir pazar sabahı kahvaltıdan sonra, "Haydi oğlum seninle işe gidelim" diyerek beni kandırdı ve ben yine bir pazar günü babamın dükkanında yalnız oturuyorum. "Oğlum sen bekle ben birazdan geliyorum", sıkıcı dakikaların başlangıç cümlesi, yine geldi ve buldu beni bana oldukça büyük gelen patron koltuğunun üstünde. Pazar günü oldukça tenha olan bir sokakta, aslında kapalı olması gereken bir dükkanda yalnız kalıyorum. Doluyken bile oldukça sıkıcı olan bu mekanda yalnız geçirilen birkaç dakika bile sıkılmaya yetebiliyor. İmdadıma yetişecek şeyler de genelde masanın ulaşılması en zor kısımlarında duruyor. Bu seferki kurtarıcılarım kalemlikten bana bakıyorlar. Ulaşmak için koltuğun altımdan kaymasına sebep olabilecek bir pozisyonda birkaç saniye uzamayı beklermiş gibi duruyorum ve parmağımın ucuyla kalemliği deviriyorum. Artık yetişebileceğim mesafedeler. Rengarenkler!
5 yaşındayım. Çevrem, yaşıtlarımdan daha zeki olduğumu düşünen büyüklerle dolu. Yaşıma rağmen beklentileri oldukça yüksek. Erken olmasına rağmen okumayı ve yazmayı bana öğreterek tezlerinin doğruluğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Her fırsatta tanımadığım büyük insanların önünde kağıt ve kalemle şovumu sergilememi istiyorlar; "Haydi oğlum adını yaz da Nejat Amcan görsün" cümlesindeki Nejat Amca bu eskimiş cümlenin kim bilir kaçıncı misafir öznesi. Oysa ki ben yazmak değil, karalamak istiyorum. Bir şey anlatmak için cümle kurmak yerine ağlamak istiyorum. Ben 5 yaşında olmak istiyorum, zekam onların olabilir.
Masanın üstünde farklı renklerde yazılmış bir sürü şey var, babamın yazısını okumak çok zor ama işiyle ilgili cümleler yazdığını tahmin edebiliyorum. Bir de bazı sayılar ve isimler yazmış. Mavi bir kalemle bir numarayı ve ismi yuvarlak içine alıyorum. Bir başkasını kırmızıyla, başkasını yeşille. Babam bu kadar renkle ne yapıyor olabilir ki? Daha sonra kocaman kahverengi bir çizgiyle kağıdı ortadan ikiye bölüyorum. Solda kalan yazılar turuncuyla kapanmayınca siyah ve lacivert yardımına yetişiyorlar. Yeşil ve kırmızı da sağdaki yazıların üstünü kapatıyor. Aynı anda iki elimle çizmek kağıttaki beyazların daha hızlı kapanmasını sağlıyor, babam her an gelebilir. Sürekli farklı renkler deniyorum ve bir süre sonra kağıt anlatmak istediğimi anlatacak dilde konuşmaya başlıyor, boyayamadığım küçük alanlar zenci mahallesindeki beyaz azınlık gibi duruyor. İki kolumda da tatlı bir yanma hissi var. Burnum ve alnım terle kaplı. Eğlendim, gülümsemem koltuğu dolduracak kadar geniş. Babam geliyor, kağıdı görür görmez kızmaya başlıyor. Gülümsemem duvara yapıştırılan bir sinek kadar hızlı ölüyor. Her şeyi berbat ettiğim yetmezmiş gibi bir de utanmadan terlemiş olmam hepten köpürmesine sebep oluyor. Bu yaşta terlemenin büyük suç olduğunu her seferinde unutuyorum. Kızgınlığının dozu, ağlamaya hazırlanan suratımda gördüğü mimiklerle azalıyor. Ağlamaya başladığımda çoktan sakinleşmiş bir halde bana bakıyor. 5 yaşındaki bir çocuğun karşısında haklı olmanın pek bir anlam ifade etmediğini hatırlıyor. O kadar mutluyum ki saatlerce ağlayabilirim.
Hayatım boyunca zekiliğimle övünüldü doktor bey. Zekiydim çünkü ben onların çocuğu, onların kardeşi, onların akrabası, onların arkadaşıydım. Zekiydim çünkü Türk'tüm. Zekiydim çünkü ben asla ben olamadım. Oysa ki o aptalların hepsi benden çaldıklarını kendi benliklerinde yaşıyorlardı. Şimdi tutmuş bana "Çocukluğunuza inmemiz lazım", diyorsunuz. Büyüyene kadar büyükler gibi davranmaya zorlanan birinden yanlış şeyi istiyorsunuz. Ben çocukluğuma inemiyorum doktor! Becerebilecekseniz siz buyrun.

10 Ekim 2010 Pazar

Özlüyorum... -Karnın hala aç mı?

Tertemiz bahar havası. Çok severdi bu kokuyu o kadın. Derin bir nefes çekti içine.Yüzünde bir gülümseme. Camları sonuna kadar açtı. İçeri gitti. Çok sevdiği yeşil elbisesini giydi, makyajını yaptı. Saçları sapsarıydı, gözleri masmavi. Güneş, insanları sevinçten ağlatabilmek için elinden geleni yapıyordu, deniz hoş sohbete ortak bir duble rakı gibiydi; hem dile hem kalbe... Radyoda en sevdiği şarkıyı buldu; hani şu kuşların da olduğu... Arkada istiklalin sesi... Ne zaman duysa bu şarkıyı dans etmeye başlardı. Yine öyle yaptı. İnsanlar nasıl da hareketli şimdi. Herkesin bir acelesi var. Bak şu gülen adama, koşan kadına bak. Dans etmeyi o kadar çok seviyordu ki o kadın, geceleri bile durmuyor dans ediyordu. Çok mutlu görünüyor. Makyajı yerindeydi, saçları sapsarıydı gözleri masmavi. Daha sabah kahvaltısı bile yapmamıştı oysaki. Mutfağa girdi.
Haydarpaşa o gün çok kalabalıktı. Sanki herkes gitmek için ordaydı o gün. Herkes özlemeye o kadar mecbur görünüyordu ki... Kimi genç, kimi yaşlı, kimi daha çocuk, zengini de var fakiri de... Baksana ayağındaki ayakkabıya; şimdi çıkacak sanki ayağından.
İnsan giderse özler...
Dolabı açtı, en sevdiği yemek oradaydı. Oydu onu doyuran. Kurdu masasını boğaza karşı. Karşıda Sarayburnu...
Bir yandan da ağlıyor.
-Ozaman gitme. Neden gidiyorsun ki?
-Gitmezsek aç kalırız, diyor.

İyice doyurdu karnını. Sofrayı öylece bıraktı. Çekmeceyi açtı, bir dal sigara aldı. Uzandı kanepeye, sigarasını yaktı. Gözlerini gökyüzüne dikti, bir nefes çekti.
Galata köprüsü yine dolu, herkes balıkta, kimisi alışverişten dönüyor, liseliler el ele. Martılar sanki sırf kendilerine simit atan insanları mutlu etmek için simitleri alıyorlar. Aha! Kaza oldu köprüde.
Elleri okadar narindi ki bir izmariti bile tutmayı beceremiyor.Allah'tan hemen söndürdü sigarayı da halı yanmadı. Güneş tam tepede. Sıcacık bir bahar havası. Bankanın önündeki kuyruğa bak. Dolmuşa binen insalar birbirini eziyor resmen. Trafik arapsaçı...
Çok da titiz değil aslında o kadın. Ama yine de etrafı biraz toplamaya çalıştı. Camları sildi. Masa hala dağınık. Küllüğü boşalttı. Rafların hali içler acısı. Kitaplar yerlerde. Parktaki amca neye sinirlendi acaba. Ne okudu ki gazetede? Klasik bir İstanbul haberine canı sıkılmış olamaz, alışkın olması lazım. Allah bilir hangi köşe yazarı ne zırvalamıştır yine. Baktı düzen ona göre değil, bıraktı herşeyi olduğu gibi. Nasılsa yarın yine dağılacaktı.
Hava kararmaya başlamıştı. Hiç sevmez karanlığı o kadın. Hava karardıkça, o evinin ışıklarını bir bir yaktı. Ezan sesi de duyuldu. Mahya ne güzel ışıldıyor. Köprü bir çift inci küpe gibi parlıyor. Korkudan ne yapacağını bilemedi o kadın; radyonun sesini sonuna kadar açtı. Sokak müzisyenleri, sarhoş gençler, gece kulüpleri, klaksonlar, ambulanslar, kediler, köpekler...
Artık uyku vakti gelmişti. Aynanın karşısına geçti.
Boğazın taklitçiliğine bak; ne görüyorsa aynısını gösteriyor akşam vakti. Ay bile ayaklarının altında...
Önce rimelini ve farını sildi. Yazık kadına ya... Belki de emekli maaşı vardı o çantanın içinde. Rujunu da sildi sonra. Çantayı alana da yazık; baksana şu hayatına. Lenslerini çıkardı. Gözleri kan çanağına dönmüş. Kim bilir hangi dertten attı kendini boğazın güzel gözlerine? Küpelerini çıkardı, kolyesini çıkardı, siyah geceliğini giydi o kadın. Sıcacık yatağı onu bekliyordu artık.


Melih, Freiberg, 09.10.2010

17 Eylül 2010 Cuma

Dar Yaka

Usandım kara gecenden
Günü ışığı görmeye geldim
Şeyran işi betonun çeliğin
doyuramadı beni
Toprağı kayayı okşamaya geldim

Doğdum bittim oldum
Dahasında hep yendim
hep yendim
Kurtların sofrasında hep bendim

Nemrut 11.10.2010

4 Eylül 2010 Cumartesi

Paradoks

Ben o şımarık zengin çocuğuyum.
Beni neyle doyurabilirsin?

Kan

Dört duvar bırakmaz.
Dört duvar kavramaz.
Sen vurmadıkça yıkılmaz.
Sert, sert daha sert
Bağır sazınla,
hokkanla.
Yetinme kanınla,
tam karnına.

Dört hakan uslanmaz.
Dört hakan anlamaz.
Saldır canınla.
Kaldır kafanı
Hayat başlar doğuda

KaraGün

Güzel bir gün
Hani kuşlu, çiçekli
çocuklar neşeli..
Peki ya o kan
Peki yatan ötedeki?

Güzel bir gün.
Sen gömülmüş yatağında,
'Yeşil mi, sarı mı'
Yok, bu gün kırmızı.
Bu gün gömülmüş kara toprağa.

Köpekler!
Katiller!

Bulutlar ağlar bugün
'Yarın yok, yarın yok
N'olur bugün yıkansın
Tek bir gün kandan arınsın'