27 Temmuz 2012 Cuma

Aynı

Rüzgarı hayal ederken buldum seni,
Bilemedim sarılmayı.
Rüzgarlar aldı da sözlerimi,
Yanında yaprak kımıldamadı,
Bilemedin sevdiğimi.

29 Haziran 2012 Cuma

Dur(ma)mak

Durmayı bilmiyoruz. Durmadan büyüdüğümüzden midir, bilinmez. Sakinlikle alıp veremediği olan insanlar olduk çıktık. Sesimizle boğuyoruz çevremizi. Muhabbete açılmıyor ağızlarımız, açılınca bireysel reklamlarımızı kusuyoruz. Ah azıcık sussak, bir oturup soluklansak, muhabbete yer açsak aramızda, neler kalkıp gidecek de yerini güzelliklere bırakacak o dopdolu kafalarımızda. Biraz dursak da düşünsek. Sonra yine oynarız durmadan, oyun bize ne buyuruyorsa.
O kadar az ki zamanımız; yetmemeye yemin etmiş, yetinmemeye yemin etmişiz. Hep ayaktayız, hep koşuyoruz, koşmayınca sıkılıyoruz. Yetinmemekten, yetişememekten şikayet etme saatlerimiz var. Çok önemli şeylerle ilgileniyoruz. Az önemli şeyleri, çok önemli oluncaya kadar erteliyoruz. Konuşuyoruz, anlatıyoruz. Gülmek istediğimizde ciğerlerimiz hamlamış oluyor, yalandan birkaç sesli nefes veriyoruz, karşımızdakiler inanmıyor güldüğümüze, ama zaten onların durumları da pek farklı değil. Sistem, diyoruz eleştirirken, bizi kuklaları yapmış, oynatıyor. Sonra oynamaya devam ediyoruz, bildiğimiz halde, elimiz çenemizde, durmadan, herkese anlattığımız halde...
Durmayı bilenlerin bir kahramanı var: Çay, oturan insanın içkisi. Dinlenmek için oturmaz çay içen. Yorulduğunda kalkıp turlar; bacaklarım açılsın biraz, der. Herkes sussa bile muhabbet vardır çay içilen ortamda, sessizliğe lüzumsuz anlamlar yüklenmez. Durmayı bilmeyen bizlere selam olsun ki, çay içmeyi de bilmiyoruz.Bir ara, çay içmek için oturup, dinlenmek için kalkmak istiyorum.
Urfa'ya gitmek, güneş batana kadar zamandan bihaber olmak istiyorum. Bir hayatın, bütün dünyanın gürültüsünü utandıran, durgunluğa saygıda kusur etmeyen seslerini dinlemek istiyorum.
Bir gün çok önemli olmasını dileyerek, şimdilik durmayı da, çayı da, Urfa'yı da erteliyorum.



- Durduktan sonra oyuna katılmak zordur.
- Olsun, katılırız.

15 Mayıs 2012 Salı

Oyun

Köpekler haybeye sıçıyor, Sadık!
Toprak düzenle örtülmüş.
Kibir suya yol gösteriyor,
bilmeyen, öğrenmek isteyen yok.
Herkes duruyor.
Hem, durmalı oyun mu olurmuş!
Haydi koşalım azıcık.

Bak, hava soğudu, herkes gitti.
Sanırım, oyun bitti.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Kadeh


Bir kadehim olsa, rakımı doldursam içine.
Buzları tek tek bıraksam susuz rengine.
Bir kadehim olsa kıvrımsız ve sade,
                                                baştan sona tekdüze

Bir de sofrası olsa kadehimin,
Mezeleri rengarenk.
Beyaz masa örtüsü, herşey pare-i yek.
                                                çatal sesleriyle neşelensek!

Bir müziği olsa kadehimin, şöyle eskilerden.
"Şerefe" diye ritm tutsam ya!
Söylesem her demden, umuttan, kederden
                                                Fazla yükselmeden.

Bir de kadehi olsa şu kadehimin,
ince, uzun, kıvrımsız ve sade.
Bir araya gelince çıksa sesleri sadece,
                                           ege sahilinde sessizce

8 Nisan 2012 Pazar

Mülteci



Kovuyorlar, ne yapabiliriz ki biz. Durup dururken bir ülkeye göç etmeye zorlanırsın, orda yaşamaya çalışırsın. Kimsenin dilini kültürünü yaşayışını bilmezsin. Anlayamazsın dediklerini. İnat edersin, karnın açmış, evsizmişsin, önünü göremezmişsin umrunda olmaz. O ülkede kalmaya çabalarsın. Ama sana derler ki geldiğin yere geri dönüyorsun. Neden diye sorduğunda, dilimizi bilmiyorsun derler. Sana yapmanı söylediğimiz hiçbir şeyi yapmadın derler. Sen zorla getirildiğin o ülkeden, ülkenin sahiplerini anlayamadığın için kovulursun. Evine dönersin, başka bir yere göç etmek için. 
İşte bu yüzdendir erkeklerin mülteciliği.

3 Nisan 2012 Salı

Rüya

Tek nefeste buluşmalar mevsimi,
yeniden başlıyor.
Karanlık bir denize bakmakla geçiyor
geceler. Bakmalarımız sonsuz kadar.
Deniz bitmiyor.
Anlatırken: Rüya gibi, diyorum.
Oysa hatrımda tüm olup bitenler.

Tanışma masalını anlatıyoruz karşılıklı
                                                 ezberden.
Bol kekikli kokoreçler, az acılı.
Pala'nın yine bıyıkları gülüyor,
lezzet damlıyor pis ellerinden.
Az sonra mutluluk kokuyor ağızlarımız,
şımarıklık kusuyorlar.
Kahkahalar başlıyor, tekrar.

Bir koca senenin bittiği
durmadan kısalan, uzun gecelerden
anlaşılıyor yine. Yakın zaman nostaljisi
çalmaya başlıyor kafalarımızda.
Dünden, belki önceki günden
bahsediyor yankılar.
Durmuş, her zamanki banklarda
hareketin çevremizi terk edişini
seyrediyoruz.
Yalnız kalıyoruz, sahil hala sonsuz.

Özlemek geri geliyor çok geçmeden.

Bazen
yaz gibi oluyor geceleri,
canım kokoreç çekiyor.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Aniden





-Bir kere olsun şu anahtarı ilk seferinde bulayım. Çok da zor değil ki... 4 tane siyah olan değil, o tek başına, beyaz renkli olan kapıyı açan.

Nihayet girebildim içeri, o soğuk, varoş kokan evime. Çantaları yere bıraktım. Çok ağırlar! Etraf karanlık. Elimle duvarı yokladım ışığın açma kapama düğmesini bulabilmek için. Aylardır buradayım hala alışamadım yerine, bulamıyorum ezberimden. Işıkları yakmamla beraber, duvara bitişik olan kalorifer peteğinin üzerindeki siyah renkli ilaç kutusu çarptı gözüme. Burda unutmuşum, çok aksattım ilaçlarımı. Ayakkabılarımı çıkardım, beyaz fayanslar üzerinde bırakarak onları, girdim içeri. Ev çok soğuk. Kombiyi yaktım. Hala soğuk... Isınmam gerek!

...ve cevap bilgisayarımın ekranından geldi. Anahtarlarımın sorduğu sorunun cevabı ondaydı. Beyaza nasıl ulaşırım?

Ekran açıldığında ışığı zayıftı, abartıcı kimliğimi de katarsam, ekran simsiyahtı, güç kablosunu kontrol ettim, yerinden çıkmıştı kabloyu düzelttiğimde parladı ve bir şeyler söyledi. Beyaz için çaba lazım dedi. O an farkettim ki güzel bir muhabbet doğmak üzere. Bekle iki dakka dedim, içeri gidip kırk iki dakikalık altı tane çarşaf ve bir miktar kaçak tütünümle beraber dolaptaki şarabımı alıp geri geldim. Karşımda, görmüş geçirmiş bir abi edasıyla sırıtıyordu bana. Tam konuşacaktı ki dur dedim ve sigaramı sardım, şu tütünün kalitesine bak dedim önce bir koklayarak, sonra da rengini gösterdim ekrana. Simsiyahtı.

Elimde sarma sigaram, henüz daha yakmamışım, sordum; beyaz için çaba lazım derken?

Yak sigaranı dedi bana.
Yaktım, çek dumanı dedi çektim, bırak dedi...
Her yer bembeyaz dumanla kaplandı, bir daha çektim bir daha bıraktım, o simsiyah tütün bembeyaz olmuştu, heyecanlandım. Başka?

Aç şarabı dedi bana.
Açtım, doldur bardağa dedi, doldurdum, bak dedi...
Bardakta bembeyaz şarabım duruyordu dingin bir şekilde, o simsiyah şarap şişesi bembeyaz şaraba dönüşmüştü, mutlu oldum. Başka dedim tekrar.

Kapat ışığı dedi bana.
Kapattım, bak dedi etrafa, baktım...
Etrafta yalnızca beyaz renkli eşyalarım görünüyordu, diğerleri yok olmuştu, biraz buruldum.

Gözlerini kapa dedi bana bu sefer.
-Uyumak istemiyorum!
Uyumayacaksın korkma, beyaza ulaşmayı öğretiyorum sana dedi.

Onun bu bilge tavırlarının beni etki altına almasına karşı koyamadım, gözlerimi kapattım.
İşte o meşhur beyaz ışık!