Sabitliğimizi, cıvıltılarla işlenmiş sosyallik örtüsüyle örtüp saklamaya çalışıyoruz. Kişiliğimizi, bilimsel araştırmaların kazandığımızı iddia ettiği yaşlarda kaybettik. Tabldot diyetimizin el verdiği ölçüde beslendik, besleniyoruz. Şimdilerde Meksika usulü tabldotlarla da kandırabiliyoruz kendimizi. O kadar sabitiz ki... Hafta sonu gelsin diye ruhumuzu uygun fiyata bırakabilecek kadar da sabitliğimize aşığız. Pazartesi sabahı patronumuza, hocamıza, trafiğe, paraya ettiğimiz küfrü, cumartesi günü, rakip takıma, trafiğe, tanımadığımız herkese, tanıdığımız herkese ediyoruz, tek bir kelimesini değiştirmeden.
Sabitlik aşkı ilk kez güvensizliğin hissedilmesiyle doğar, günümüzde aşktan ziyade, alternatifsiz bir din gibidir, herkesin kayıtsız şartsız bağlı olduğu bir din. İnsanoğlu güvenemeyeceği onca insana karşı bu dine sarılır. Bu uğurda neredeyse tüm gençliği boyunca önceden belirlenmiş kurallara uyarak, önceden doğruluğu tasdiklenmiş bilgileri öğrenir, şanslıysa arada bir itiraz eder. Çoğu zaman bu şansa sahip olsa bile, itiraz ettiğinde sabitliğini riske atmış olacağından bu şansını kullanmaz. Bir süre sonra, riskten epeyi uzak kalan birey, sarsılmazlığını garantilediği rutine kavuşur, sabitliğinin altın çağını yaşamaya başlar. Bu tam da, sorumluluğunun arttığı döneme denk gelir. Sorumluluk o kadar yoğun gelir ki, durup rutinden sıkılacak vakit bulunamaz. İstisnalar, elini riskin beline dolayıp kendilerine çekecek kadar şanslılardır, dediğim gibi, çoğu zaman bu şansı kullanmazlar.
44 yaşındayım. 19 yaşımdan, 2 ay öncesine kadar çevreci bir örgüt için çalışıyordum. Başlarda o kadar eğlenceliydi ki... Okul dışında tüm saatlerimi çevreci eylemlerimizi düşünerek geçiriyordum. Yeni tanıştığım sorumluluk bilincini ciddiye alıp sabitliğimden kurtulma fırsatına dönüştürmeye çalışıyordum. Doğanın bana ihtiyacı vardı, peh! Tam 25 yıl geçti, doğa büyük ihtimalle beni fark etmedi bile. Yaratıcı sloganlarımı, geri dönüştürülebilir malzemeden yaptığım pankartlarımı umursamadı. Benden daha hızlı yaşlandı bu 25 yıl içinde, ama benden daha genç gözüküyor. Kıskanıyorum, sinirleniyorum. Uğruna bunca emek döktüğüm, kafa yorduğum, nefret ettiğim rutine saplanıp kalmayı kabul edebilecek kadar yardıma muhtaçlığına inandığım doğanın, herkesin rutininden beslenip değişkenliğini koruduğunu gördükçe deliriyorum. Kahramanlığım, kendi zavallı kafamda hapsolmuş.
Sabitliğimi göremeyen, gelecekteki nükleer felaketleri görebildiğini iddia eden zavallı bir çift göze sahibim. Lazer ışını fırlatmasalar da kahraman gözleri onlar. Sol 2.75, sağ 3.25 miyop. Bir de yaşın getirdiği hipermetrop var artık. Pes ettim. Evden nadiren çıkıyorum. Geçen 25 yıla inat, münafıkça sprey deodorant kullanıyorum, koltuk altlarımı serinletmesi hoşuma gidiyor. Tüketeceklerimi, geri dönüşmeyeceğinden emin olmadan tüketmiyorum. Hepsinden önemlisi, yaptıklarımın beni doyurmaya, doğayı kurtarmaya, rutini bozmaya yetmediğini hatırladıkça: SIKILIYORUM.
"Rutine saplanmamak için neler yapabilirim?" sorusuna cevap arayarak yaşadım bugüne kadar. Her seferinde cevabı rutinin içinde buldum. O kadar geniş ki sabitliğin yelpazesi, o kadar kolay ki sabit kalmak, bir an başka bir yüzle, başka bir an yeni bir yüzle karşıma çıkabiliyor. Sürekli kaçtım, sürekli kucağına doğru koştum. Düz olmayan biri olmaya çalıştım hep. Sesim inadına yüksek çıksın istedim. Ne yaparsam yapayım olmadı, hep kısa sürdü kaçışım, yine kürkçü dükkanına döndüm. Hayatım boyunca olduğu gibi şimdi de sabitliğim kara bir bulut gibi tepemde, kısa bir süre için rengarenk bezenmiş bir şemsiye var aramızda, yakında o da gider, sırtımı yeni bir yere yaslarım, daha uzun sürmesi için yalvarırım.
21 Haziran 2011 Salı
17 Haziran 2011 Cuma
Çalar Saat - Klişetopya
Çirkin, alışılmış bir ses, önce duvarlara, sonra yüzüme çarpıyor. Evimin solgun duvarları, gökyüzünün ucuz bir taklidi kadar mavi. Güneşin sarı ışınlarının ulaşamadığı bir yerde yaşıyorum. İçerisi bembeyaz, masmavi, pekiştirilmiş gri. Çıplak ayağım, her sabah, yumuşaklığını ve gerçek rengini yıllar önce kaybetmiş zavallı halıma değiyor. Halım da büyük ihtimalle zavallı ayaklarım için aynı şeyleri düşünüyordur. Çalar saatime bakıyorum, hayatım boyunca onun bana baktığı kadar sert bakamasam da, o nefret dolu suratı onun beni yıllar önce susturduğu gibi susturuyorum. Bu, hükumetin aklına gelmiş midir acaba? Belki de bu çalar saatlerin amacı budur; insanların küçük intikamlarla güne başlaması için, bu zavallı tecrübeyle her sabah yataklarından daha mutlu ve daha hırslı kalkmaları için dağıtılmış olabilirler.
Her sabah yaşadığım şeyleri komşularım, arkadaşlarım, isimlerini çoktan unuttuğum akrabalarım da yaşıyor. Bundan eminim, çünkü yaşadığımız topraklarda, her sabah aynı saatte bütün evlerden aynı ses yükseliyor, aynı alışılmış, çirkin ses. Ben çok küçükken, yani hükumetin iktidara geldiği günden çok çok sonra, vatandaş başına bir tane düşecek sayıda çalar saat dağıtıldı. Özel üretilen bu çalar saatlerin kurma kolu yoktu, kaçta bağıracakları zaten belliydi, tekrar ayarlanmalarına gerek yoktu. İlk başlarda eğlenceli gelmişti bana, kızgın bakan bir suratın orta yerinden çıkan akreple yelkovanın enteresan yarışı sayesinde öğrenmiştim saati okumayı. Suratın kızgınlığı bana komik geliyordu. Babamın ve annemin, kahkahalar yumurtlayan suratımı neden endişeli bakışlarla izlediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Herkesin sevmek zorunda olduğu, ama herkesin içten içe nefret ettiği bir surata bakıp gülen tek canlı olmam yeterince ürkütücü olsa gerek. Bahsettiğim surat 50 yıldır iktidarda olan hükumetin kurucu başkanının suratı. Babamın anlattığına göre başlarda aynı surat, rakiplerinin suratlarını unutturacak kadar samimi bir gülümsemeye sahipmiş, rolünü kusursuzca oynuyormuş. Uzun zaman geçmeden, gülümseyen yüzünü de rakiplerinin yüzleri gibi unutturmuş. Damlalama yöntemiyle korku püskürtmüş topraklarımıza, korkmayanların boynunu eğdirmek, bizleri korkuyla büyütmek için. "Korku" kelimesi, korkmayan kimsenin kalmadığı bir toplumda anlamını çoktan yitirmiş, yalnızca birkaç cesur ebeveynin, kısık sesle anlattığı hikayeleri dinlemiş şanslı kişiler bahsedebiliyor korkudan. Korkuyorum, diyorlar hep birlikte, korkuyoruz, diyorlar ayrı ayrı, ama her seferinde kısık sesle.
Gün geçtikçe zorlaşan şartlarla baş etmenin tek yolu, çalar saat bağırmaya başlamadan birkaç saat önce kalkıp yazmak. Unutturulan sayısız şeye yenilerini eklememek için, diğer birçok şey gibi artık yalnızca anlamsız bir kelime olmaya yüz tutmuş hayalgücünün neslini tüketmemek için, çalar saat kadar yüksek sesle ya da iktidar kadar nefret yüklü olmasa da ses çıkarmak için, yıllardır alıştığımız sessizliği yalnızca hükumetin bölmemesi için...
Biraz geç de olsa, gökten korku yağan bir yerde açılan bir şemsiye, kuşbakışıyla geniş, çirkin, yağlı bir suratta çıkmış ufak, önemsiz bir sivilce gibi görülebilir. Sıkıp yok etmek için iki parmak yetebilir, ama umarım ileride nice ellerin yetemeyeceği bir ergen suratına döner o surat. Eskiyen, nefretle bakan iktidarlar yerine, yeniden sahte sahte gülümseyen, yeniden bizi bir süreliğine kandıracak yeni domuzlar tarafından yönetilmemiz için bu gerekiyor. Belki yönetim sistemimiz, seçme şeklimiz, hatta belki ismimiz bile değişmeli bu uğurda. Artık çalar saatlerle değil, başka şeylerle yönetilmeli, uyutulmalıyız.
Gelecekte bu sıkıntının son bulması için fitili ateşleyecek bir kahraman peydah olacaktır şüphesiz. Herkesin gördüğü, kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyecektir, insanların; "Biri çıksa da söylese" dedikleri şeyleri. Eskimiş destanlar yeniden yazılacaktır, insanlar adını duydukça tebessüm saçacaklardır, ta ki yeni bir kahramana ihtiyaç duyulana kadar, yeni şemsiyeler açılana kadar.
Klişetopya, 17/06/2111
Her sabah yaşadığım şeyleri komşularım, arkadaşlarım, isimlerini çoktan unuttuğum akrabalarım da yaşıyor. Bundan eminim, çünkü yaşadığımız topraklarda, her sabah aynı saatte bütün evlerden aynı ses yükseliyor, aynı alışılmış, çirkin ses. Ben çok küçükken, yani hükumetin iktidara geldiği günden çok çok sonra, vatandaş başına bir tane düşecek sayıda çalar saat dağıtıldı. Özel üretilen bu çalar saatlerin kurma kolu yoktu, kaçta bağıracakları zaten belliydi, tekrar ayarlanmalarına gerek yoktu. İlk başlarda eğlenceli gelmişti bana, kızgın bakan bir suratın orta yerinden çıkan akreple yelkovanın enteresan yarışı sayesinde öğrenmiştim saati okumayı. Suratın kızgınlığı bana komik geliyordu. Babamın ve annemin, kahkahalar yumurtlayan suratımı neden endişeli bakışlarla izlediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Herkesin sevmek zorunda olduğu, ama herkesin içten içe nefret ettiği bir surata bakıp gülen tek canlı olmam yeterince ürkütücü olsa gerek. Bahsettiğim surat 50 yıldır iktidarda olan hükumetin kurucu başkanının suratı. Babamın anlattığına göre başlarda aynı surat, rakiplerinin suratlarını unutturacak kadar samimi bir gülümsemeye sahipmiş, rolünü kusursuzca oynuyormuş. Uzun zaman geçmeden, gülümseyen yüzünü de rakiplerinin yüzleri gibi unutturmuş. Damlalama yöntemiyle korku püskürtmüş topraklarımıza, korkmayanların boynunu eğdirmek, bizleri korkuyla büyütmek için. "Korku" kelimesi, korkmayan kimsenin kalmadığı bir toplumda anlamını çoktan yitirmiş, yalnızca birkaç cesur ebeveynin, kısık sesle anlattığı hikayeleri dinlemiş şanslı kişiler bahsedebiliyor korkudan. Korkuyorum, diyorlar hep birlikte, korkuyoruz, diyorlar ayrı ayrı, ama her seferinde kısık sesle.
Gün geçtikçe zorlaşan şartlarla baş etmenin tek yolu, çalar saat bağırmaya başlamadan birkaç saat önce kalkıp yazmak. Unutturulan sayısız şeye yenilerini eklememek için, diğer birçok şey gibi artık yalnızca anlamsız bir kelime olmaya yüz tutmuş hayalgücünün neslini tüketmemek için, çalar saat kadar yüksek sesle ya da iktidar kadar nefret yüklü olmasa da ses çıkarmak için, yıllardır alıştığımız sessizliği yalnızca hükumetin bölmemesi için...
Biraz geç de olsa, gökten korku yağan bir yerde açılan bir şemsiye, kuşbakışıyla geniş, çirkin, yağlı bir suratta çıkmış ufak, önemsiz bir sivilce gibi görülebilir. Sıkıp yok etmek için iki parmak yetebilir, ama umarım ileride nice ellerin yetemeyeceği bir ergen suratına döner o surat. Eskiyen, nefretle bakan iktidarlar yerine, yeniden sahte sahte gülümseyen, yeniden bizi bir süreliğine kandıracak yeni domuzlar tarafından yönetilmemiz için bu gerekiyor. Belki yönetim sistemimiz, seçme şeklimiz, hatta belki ismimiz bile değişmeli bu uğurda. Artık çalar saatlerle değil, başka şeylerle yönetilmeli, uyutulmalıyız.
Gelecekte bu sıkıntının son bulması için fitili ateşleyecek bir kahraman peydah olacaktır şüphesiz. Herkesin gördüğü, kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyecektir, insanların; "Biri çıksa da söylese" dedikleri şeyleri. Eskimiş destanlar yeniden yazılacaktır, insanlar adını duydukça tebessüm saçacaklardır, ta ki yeni bir kahramana ihtiyaç duyulana kadar, yeni şemsiyeler açılana kadar.
Klişetopya, 17/06/2111
14 Mayıs 2011 Cumartesi
7 Mayıs 2011 Cumartesi
Masal - 'Mucize'
Bir sabah, güneşin doğuşunun hemen ardından, bütün dünya incecik bir sacla örtülmüş. Toprağın 5 cm üstünde duruyormuş bu sac. Nasıl havada durduğuna akıl sır erdirememiş kimse. Bilim adamları, siyasetçiler, din adamları, kısacası tecrübesine güvenilebilecek kimse anlamamış sacın amacını. Kimse çıkıp hilesini söyleyememiş. Herkes ağız birliği etmişcesine "Mucize!", diyormuş. İnsanlığın büyük çoğunluğu ağızlarını tam açmadan dua etmeye devam etmiş saatlerce, kimisi hayatında ilk kez. Ardından güneş arkalara saklanmış, bulutlar çıkmış meydana, kulaklarında küpeleriyle. Dünyanın her yerinde (tarihte ilk kez) aynı anda yağmaya başlamış yağmur. İnsanoğlunun son teknolojisi cevapsız kalmış bu garip durum karşısında, tıpkı tecrübeliler gibi. Dünya kendini tekrar etmediğinde sesleri kesilmiş, bilmişlikleri son bulmuş. Her şeyin adını koyan ağızlarına mühür vurulmuş sanki. Teknoloji ve dünya bilmişleri (tarihte ilk kez) aynı anda susmuşlar.
Sessizlikte bir çocuk ilk kez konuşmuş, "Şarkı", demiş. Uyanmış yaşlılar, "Doğru", demişler, yeniden tasdiklemişler, alıştıkları gibi. Gülmeye başlamışlar, eskiden hiç gülmedikleri kadar, sonraları hiç gülemeyecekleri kadar gülmüşler. Dünyadaki tüm insanlar (tarihte ilk kez) aynı anda gülmüşler.
Yürümeyi yeni öğrenir gibi adım atmaya başlamışlar. Yağmur damlalarının saca vurduklarında çıkardıkları sesi takip ederek adımlamışlar, adımlamışlar... Eşsiz bir dans başlamış yer yüzünde. Her memleketin kendine has ritmi yükseliyormuş sacın o memlekete denk gelen kısmında. 'Mucize' öyle güzel denk gelmiş ki, yağmur damlalarının hızı, memleketin yüksekliğine göre değişen hızlarla saca çarpıp, dünyanın farklı iki ucundaki benzer kültürleri açıklarcasına aynı ritmi çıkarıyormuş, farklı yerlerde.
Bıkmadan, yorulmadan dans etmiş insanoğlu, bıkmadan, yorulmadan yağan yağmura eşlik edercesine. Sonra bir gün, yorulmuş yağmur, dinmiş. "Yoruldunuz, dinlenin", demiş. Dinmiş insanoğlunun dansı. İlk başta nöbet tutmak gelmiş akıllarına, saclarını kaybetmemek için, tekrar sonsuza kadar gülebileceklerini, dans edebileceklerini zannetmek için. Vazgeçmişler sonra, "'Mucize'yi biz çizemeyiz, yalnızca ona isim verebiliriz", demişler. Dinlenmişler, uyumuşlar.
Başka bir sabah, güneşin batışının hemen ardından, bütün dünyayı kaplayan o incecik sac yok olmuş. Uyanmış insanoğlu, fotoğrafını çekmeyi, resmini çizmeyi, 'mucize'yi belgelemeyi unuttuklarına uyanmışlar. Üzülmüşler, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Sonra kahkaha atmış yaşlılardan biri, "'Hatıra' vardı", demiş. "Hatırlıyorum", demiş. Hatırlamışlar sonra, gözlerinde canlandırmayı hatırlamışlar, canlandırmışlar gözlerinde. Kimisi kaptırmış kendini, dans etmeye devam etmiş hatıralarıyla. Unutanlar da olmuş tabii, hatırlamayı da, hatırladıklarını da unutanlar. Şarkılar, türküler, şiirler, masallar hatırlatmış 'mucize'yi her seferinde. Dinleyerek hatırlamış unutanlar, dinleyerek öğrenen yeni nesiller gibi. Kimse okumamış bu 'mucize'yi, çünkü büyük bir yemin etmişcesine kimse yazmamış bu mucizeyi. Ta ki, herkes unutana kadar...
Sessizlikte bir çocuk ilk kez konuşmuş, "Şarkı", demiş. Uyanmış yaşlılar, "Doğru", demişler, yeniden tasdiklemişler, alıştıkları gibi. Gülmeye başlamışlar, eskiden hiç gülmedikleri kadar, sonraları hiç gülemeyecekleri kadar gülmüşler. Dünyadaki tüm insanlar (tarihte ilk kez) aynı anda gülmüşler.
Yürümeyi yeni öğrenir gibi adım atmaya başlamışlar. Yağmur damlalarının saca vurduklarında çıkardıkları sesi takip ederek adımlamışlar, adımlamışlar... Eşsiz bir dans başlamış yer yüzünde. Her memleketin kendine has ritmi yükseliyormuş sacın o memlekete denk gelen kısmında. 'Mucize' öyle güzel denk gelmiş ki, yağmur damlalarının hızı, memleketin yüksekliğine göre değişen hızlarla saca çarpıp, dünyanın farklı iki ucundaki benzer kültürleri açıklarcasına aynı ritmi çıkarıyormuş, farklı yerlerde.
Bıkmadan, yorulmadan dans etmiş insanoğlu, bıkmadan, yorulmadan yağan yağmura eşlik edercesine. Sonra bir gün, yorulmuş yağmur, dinmiş. "Yoruldunuz, dinlenin", demiş. Dinmiş insanoğlunun dansı. İlk başta nöbet tutmak gelmiş akıllarına, saclarını kaybetmemek için, tekrar sonsuza kadar gülebileceklerini, dans edebileceklerini zannetmek için. Vazgeçmişler sonra, "'Mucize'yi biz çizemeyiz, yalnızca ona isim verebiliriz", demişler. Dinlenmişler, uyumuşlar.
Başka bir sabah, güneşin batışının hemen ardından, bütün dünyayı kaplayan o incecik sac yok olmuş. Uyanmış insanoğlu, fotoğrafını çekmeyi, resmini çizmeyi, 'mucize'yi belgelemeyi unuttuklarına uyanmışlar. Üzülmüşler, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Sonra kahkaha atmış yaşlılardan biri, "'Hatıra' vardı", demiş. "Hatırlıyorum", demiş. Hatırlamışlar sonra, gözlerinde canlandırmayı hatırlamışlar, canlandırmışlar gözlerinde. Kimisi kaptırmış kendini, dans etmeye devam etmiş hatıralarıyla. Unutanlar da olmuş tabii, hatırlamayı da, hatırladıklarını da unutanlar. Şarkılar, türküler, şiirler, masallar hatırlatmış 'mucize'yi her seferinde. Dinleyerek hatırlamış unutanlar, dinleyerek öğrenen yeni nesiller gibi. Kimse okumamış bu 'mucize'yi, çünkü büyük bir yemin etmişcesine kimse yazmamış bu mucizeyi. Ta ki, herkes unutana kadar...
28 Nisan 2011 Perşembe
Palyaço
Birazdan palyaço olacağım. 50 lira için. 50 aptal lira için sakallarımı kesip suratıma boyalar süreceğim. Çaldığım sazdan, sevdiğim kızdan, çektiğim çileden haberi olmayan gerizekalı çocuk sürüsünü güldürmeye çalışacağım. Okul harçlığım için. Yalan! Gülücük başına bir tuzlu fıstık ve bir yudum bira kazanacağım. O kadar güzel gülüyorsunuz ki aptallar. Sarhoş olana kadar güldürebilirim sizi.
-
20 lira için okul öncesi çocuk boyunda topukların üstünde saatlerce misket oynayacak, sonra da sigara kokan bıyıkların altındaki adamlara bozuk bir Türkçe'yle "kocacığım" diyecek kadar paraya muhtaç bir kadınla karşılıklı oynuyorum. Beli o kadar güzel ki...
2 hafta oldu ÖSS'ye gireli. Büyük ihtimalle İstanbul'a gideceğim. Kışın geliştirdiğim sazımı sergilemeye geldiğim Ankara'dan, Afyon aktarmalı gideceğim. Büyüklerimin elini öpüp, annemin ilk defa şahit olacağı, aile büyüklerinin sayamadıkları kadarına şahit oldukları "çocukluk-adam olma" sürecinin ilk seviyesini terk etmek için, temelliliğime son vermeye gideceğim. Heyecanlıyım, belli etmemeye çalışıyorum ama heyecanlıyım. Kadınla konuşursam rahatlarım. Belki biraz daha içmeliyim. Bu türkü çok güzel. Hepsinden öte, sevdiğimi bu sefer unutacağımı bile bile gideceğim. Belki başka birini sevmeye, yeni türküler söylemeye, Neşet'in ağlattığı gibi ağlamaya.
-
Havası bile farklı dedikleri yerde, İstanbul'da, sabah kalktığımda hayata iki kuple sövmeme yardımcı olan ağzımın tadı aynı. İlk geldiğimde değişimden o kadar korkmuştum ki. Şüphesiz çok değiştim. Unuttum, başkasını sevdim, unutmaya çalıştım, aslında aynı hikaye. Zaten sonunda şunu fark ettim; bağlamanın, rakı şişesini gırtlağıma gırtlağıma ağlattığı her yer benim memleketimmiş. Rakının, bağlama tellerine, azılı köpeklermiş de vurursam susacaklarmış gibi vurmamı sağladığı, dünyanın en güzel köpek korosuna şeflik yapmamı sağladığı ev benim evimmiş. Varsın, o beline nice 20 liraları uşak edebileceğim orospu, bir zamanlar göz kapaklarıma kazınmış suretini şimdi hatırlamakta zorlandığım sevdiceğim ya da unutmaya çalışma aşamasına henüz geçtiğim, aklımın yeni ortağı yanımda olmasın. Efkarıma ortak bir duble rakım, bir paket sigaram olsun yeter. Ateş elbet bulunur.
Şimdi gidip sakalımı kesmeliyim. Efkarımı kazanmak için elin veletlerini güldürmeliyim. Geçmişimi unutup bugünüme dalmak için gitmeliyim.
-
20 lira için okul öncesi çocuk boyunda topukların üstünde saatlerce misket oynayacak, sonra da sigara kokan bıyıkların altındaki adamlara bozuk bir Türkçe'yle "kocacığım" diyecek kadar paraya muhtaç bir kadınla karşılıklı oynuyorum. Beli o kadar güzel ki...
2 hafta oldu ÖSS'ye gireli. Büyük ihtimalle İstanbul'a gideceğim. Kışın geliştirdiğim sazımı sergilemeye geldiğim Ankara'dan, Afyon aktarmalı gideceğim. Büyüklerimin elini öpüp, annemin ilk defa şahit olacağı, aile büyüklerinin sayamadıkları kadarına şahit oldukları "çocukluk-adam olma" sürecinin ilk seviyesini terk etmek için, temelliliğime son vermeye gideceğim. Heyecanlıyım, belli etmemeye çalışıyorum ama heyecanlıyım. Kadınla konuşursam rahatlarım. Belki biraz daha içmeliyim. Bu türkü çok güzel. Hepsinden öte, sevdiğimi bu sefer unutacağımı bile bile gideceğim. Belki başka birini sevmeye, yeni türküler söylemeye, Neşet'in ağlattığı gibi ağlamaya.
-
Havası bile farklı dedikleri yerde, İstanbul'da, sabah kalktığımda hayata iki kuple sövmeme yardımcı olan ağzımın tadı aynı. İlk geldiğimde değişimden o kadar korkmuştum ki. Şüphesiz çok değiştim. Unuttum, başkasını sevdim, unutmaya çalıştım, aslında aynı hikaye. Zaten sonunda şunu fark ettim; bağlamanın, rakı şişesini gırtlağıma gırtlağıma ağlattığı her yer benim memleketimmiş. Rakının, bağlama tellerine, azılı köpeklermiş de vurursam susacaklarmış gibi vurmamı sağladığı, dünyanın en güzel köpek korosuna şeflik yapmamı sağladığı ev benim evimmiş. Varsın, o beline nice 20 liraları uşak edebileceğim orospu, bir zamanlar göz kapaklarıma kazınmış suretini şimdi hatırlamakta zorlandığım sevdiceğim ya da unutmaya çalışma aşamasına henüz geçtiğim, aklımın yeni ortağı yanımda olmasın. Efkarıma ortak bir duble rakım, bir paket sigaram olsun yeter. Ateş elbet bulunur.
Şimdi gidip sakalımı kesmeliyim. Efkarımı kazanmak için elin veletlerini güldürmeliyim. Geçmişimi unutup bugünüme dalmak için gitmeliyim.
26 Mart 2011 Cumartesi
Gece Tuvaleti
Pantolonunun düğmelerini çöz.
Pantolonunu çıkar.
Yat.
Çişin gelsin.
Kalk.
Pantolonunu giy.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Tuvalete git.
Işığı aç.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Kapıyı kilitle.
Klozetin kıç koyma kısmını kaldır.
Pantolonunun düğmelerini çöz.
İşe.
Sifonu çek.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Elini yıka.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Işığı kapat.
Odana dön.
Pantolonunun düğmelerini aç.
Pantolonunu çıkar.
Yat.
Pantolonunu çıkar.
Yat.
Çişin gelsin.
Kalk.
Pantolonunu giy.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Tuvalete git.
Işığı aç.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Kapıyı kilitle.
Klozetin kıç koyma kısmını kaldır.
Pantolonunun düğmelerini çöz.
İşe.
Sifonu çek.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Elini yıka.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Işığı kapat.
Odana dön.
Pantolonunun düğmelerini aç.
Pantolonunu çıkar.
Yat.
26 Şubat 2011 Cumartesi
Nehir
Yavaşça dalıyorum,
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.
Hızlı hızlı soluyorum,
çok şey var aklımda,
yenilerini soruyorum.
Sormadan mutluyum,
her şeye hakimken,
akarken suyla.
Her kulacım planlı,
kudretli kontrolüm,
el vermiyor soruya,
ondan bu tebessüm.
Yine de susuzluk,
soluksuzluk,
ortak yalnızlığıma.
Islak bir kaya,
oturmaya,
düşünmeye ayrılmış,
tutunca duruyorum,
oturup, düşünüyorum.
Soru vuruyorum kayaya,
güneşi besliyorum,
içtikçe kuruyor,
doyuyorum.
Yavaşça dalıyorum,
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.
Hızlı hızlı soluyorum,
çok şey var aklımda,
yenilerini soruyorum.
Sormadan mutluyum,
her şeye hakimken,
akarken suyla.
Her kulacım planlı,
kudretli kontrolüm,
el vermiyor soruya,
ondan bu tebessüm.
Yine de susuzluk,
soluksuzluk,
ortak yalnızlığıma.
Islak bir kaya,
oturmaya,
düşünmeye ayrılmış,
tutunca duruyorum,
oturup, düşünüyorum.
Soru vuruyorum kayaya,
güneşi besliyorum,
içtikçe kuruyor,
doyuyorum.
Yavaşça dalıyorum,
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)