7 Mayıs 2011 Cumartesi
Masal - 'Mucize'
Sessizlikte bir çocuk ilk kez konuşmuş, "Şarkı", demiş. Uyanmış yaşlılar, "Doğru", demişler, yeniden tasdiklemişler, alıştıkları gibi. Gülmeye başlamışlar, eskiden hiç gülmedikleri kadar, sonraları hiç gülemeyecekleri kadar gülmüşler. Dünyadaki tüm insanlar (tarihte ilk kez) aynı anda gülmüşler.
Yürümeyi yeni öğrenir gibi adım atmaya başlamışlar. Yağmur damlalarının saca vurduklarında çıkardıkları sesi takip ederek adımlamışlar, adımlamışlar... Eşsiz bir dans başlamış yer yüzünde. Her memleketin kendine has ritmi yükseliyormuş sacın o memlekete denk gelen kısmında. 'Mucize' öyle güzel denk gelmiş ki, yağmur damlalarının hızı, memleketin yüksekliğine göre değişen hızlarla saca çarpıp, dünyanın farklı iki ucundaki benzer kültürleri açıklarcasına aynı ritmi çıkarıyormuş, farklı yerlerde.
Bıkmadan, yorulmadan dans etmiş insanoğlu, bıkmadan, yorulmadan yağan yağmura eşlik edercesine. Sonra bir gün, yorulmuş yağmur, dinmiş. "Yoruldunuz, dinlenin", demiş. Dinmiş insanoğlunun dansı. İlk başta nöbet tutmak gelmiş akıllarına, saclarını kaybetmemek için, tekrar sonsuza kadar gülebileceklerini, dans edebileceklerini zannetmek için. Vazgeçmişler sonra, "'Mucize'yi biz çizemeyiz, yalnızca ona isim verebiliriz", demişler. Dinlenmişler, uyumuşlar.
Başka bir sabah, güneşin batışının hemen ardından, bütün dünyayı kaplayan o incecik sac yok olmuş. Uyanmış insanoğlu, fotoğrafını çekmeyi, resmini çizmeyi, 'mucize'yi belgelemeyi unuttuklarına uyanmışlar. Üzülmüşler, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Sonra kahkaha atmış yaşlılardan biri, "'Hatıra' vardı", demiş. "Hatırlıyorum", demiş. Hatırlamışlar sonra, gözlerinde canlandırmayı hatırlamışlar, canlandırmışlar gözlerinde. Kimisi kaptırmış kendini, dans etmeye devam etmiş hatıralarıyla. Unutanlar da olmuş tabii, hatırlamayı da, hatırladıklarını da unutanlar. Şarkılar, türküler, şiirler, masallar hatırlatmış 'mucize'yi her seferinde. Dinleyerek hatırlamış unutanlar, dinleyerek öğrenen yeni nesiller gibi. Kimse okumamış bu 'mucize'yi, çünkü büyük bir yemin etmişcesine kimse yazmamış bu mucizeyi. Ta ki, herkes unutana kadar...
28 Nisan 2011 Perşembe
Palyaço
-
20 lira için okul öncesi çocuk boyunda topukların üstünde saatlerce misket oynayacak, sonra da sigara kokan bıyıkların altındaki adamlara bozuk bir Türkçe'yle "kocacığım" diyecek kadar paraya muhtaç bir kadınla karşılıklı oynuyorum. Beli o kadar güzel ki...
2 hafta oldu ÖSS'ye gireli. Büyük ihtimalle İstanbul'a gideceğim. Kışın geliştirdiğim sazımı sergilemeye geldiğim Ankara'dan, Afyon aktarmalı gideceğim. Büyüklerimin elini öpüp, annemin ilk defa şahit olacağı, aile büyüklerinin sayamadıkları kadarına şahit oldukları "çocukluk-adam olma" sürecinin ilk seviyesini terk etmek için, temelliliğime son vermeye gideceğim. Heyecanlıyım, belli etmemeye çalışıyorum ama heyecanlıyım. Kadınla konuşursam rahatlarım. Belki biraz daha içmeliyim. Bu türkü çok güzel. Hepsinden öte, sevdiğimi bu sefer unutacağımı bile bile gideceğim. Belki başka birini sevmeye, yeni türküler söylemeye, Neşet'in ağlattığı gibi ağlamaya.
-
Havası bile farklı dedikleri yerde, İstanbul'da, sabah kalktığımda hayata iki kuple sövmeme yardımcı olan ağzımın tadı aynı. İlk geldiğimde değişimden o kadar korkmuştum ki. Şüphesiz çok değiştim. Unuttum, başkasını sevdim, unutmaya çalıştım, aslında aynı hikaye. Zaten sonunda şunu fark ettim; bağlamanın, rakı şişesini gırtlağıma gırtlağıma ağlattığı her yer benim memleketimmiş. Rakının, bağlama tellerine, azılı köpeklermiş de vurursam susacaklarmış gibi vurmamı sağladığı, dünyanın en güzel köpek korosuna şeflik yapmamı sağladığı ev benim evimmiş. Varsın, o beline nice 20 liraları uşak edebileceğim orospu, bir zamanlar göz kapaklarıma kazınmış suretini şimdi hatırlamakta zorlandığım sevdiceğim ya da unutmaya çalışma aşamasına henüz geçtiğim, aklımın yeni ortağı yanımda olmasın. Efkarıma ortak bir duble rakım, bir paket sigaram olsun yeter. Ateş elbet bulunur.
Şimdi gidip sakalımı kesmeliyim. Efkarımı kazanmak için elin veletlerini güldürmeliyim. Geçmişimi unutup bugünüme dalmak için gitmeliyim.
26 Mart 2011 Cumartesi
Gece Tuvaleti
Pantolonunu çıkar.
Yat.
Çişin gelsin.
Kalk.
Pantolonunu giy.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Tuvalete git.
Işığı aç.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Kapıyı kilitle.
Klozetin kıç koyma kısmını kaldır.
Pantolonunun düğmelerini çöz.
İşe.
Sifonu çek.
Pantolonunun düğmelerini ilikle.
Elini yıka.
Kapıyı aç.
Kapıyı kapat.
Işığı kapat.
Odana dön.
Pantolonunun düğmelerini aç.
Pantolonunu çıkar.
Yat.
26 Şubat 2011 Cumartesi
Nehir
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.
Hızlı hızlı soluyorum,
çok şey var aklımda,
yenilerini soruyorum.
Sormadan mutluyum,
her şeye hakimken,
akarken suyla.
Her kulacım planlı,
kudretli kontrolüm,
el vermiyor soruya,
ondan bu tebessüm.
Yine de susuzluk,
soluksuzluk,
ortak yalnızlığıma.
Islak bir kaya,
oturmaya,
düşünmeye ayrılmış,
tutunca duruyorum,
oturup, düşünüyorum.
Soru vuruyorum kayaya,
güneşi besliyorum,
içtikçe kuruyor,
doyuyorum.
Yavaşça dalıyorum,
önce ayaklarım,
sonra göğsüm.
19 Şubat 2011 Cumartesi
TERK
...Hala aramadı. İnsan en azından birşey söyler. Aramayacağım artık seni der, gelmeyeceğim bir daha der, yüzümü görmeyeceksin der...Dün geceden beri bekliyorum. Beni terk mi etti acaba? Ben ona ne yaptım ki? İstediği herşeyi vermeye çalıştım. Sevdi, sevdim. Konuştu, sustum. Bağırdı, bağırdım. Güldü, güldüm. Ağladı, öldüm...Son görüşmemizde almıştın bu çiçeği.
-Hep sen mi alacaksın bu sefer de ben sana çiçek alacağım.
-Erkek adama çiçek verilir mi hiç.!!
Bu neden soldu ki böyle aniden? Bir günde çiçek mi solar?
Acaba çok mu üstüne gittim, ben mi aramalıyım? Hayır, onun araması lazım, suçlu olan o, kapıyı çarpıp giden o. Ben evdeyim. Evinde olmayan o. O arayacak, o gelecek...Hah! Mesaj geldi.
Bir saat sonra, eski evimizin ordaki mezarlığa gelir misin? Seni çok özledim.
Hemen yumuşamak yok. Suçunu bilmeli. Ne giysem...Bu kıravat güzel...yok... yok, yok...sade giyinmeliyim. Her zaman olduğu gibi. Ne önemi var ki şuanki görüşmenin benim için...
...
...
...
-Sevgilim!
-Yine mi öldün!
-Yarın telefonunu yine bekleyeceğim.
31 Ocak 2011 Pazartesi
İmza
Sıkılıyorum, beğenmiyorum, memnun kalmıyorum, şikayet ediyorum, altına imzamı atıyorum. Yavşakça gülümsemek gibi imza atmak. Kabul edene göre iki farklı maske takıyor: samimiyet, zorunluluk. Yavşak bir ahbabın imzası, suratta yavşakça bir gülümseme doğurur, kabuldür. Aynı gülümsemeyi yavşak bir patronun imzası da doğurur, ama bu seferki küfreden ağzı kamufle etmek için peydah olur.
Tek bir gülümseyişle, geçmişinde benden daha çok acı çektiğini, daha çok çalıştığını, bu pozisyonu hak ettiğini anlatabilen, bıyığını alma vakti biraz geçmiş müdire hanıma, altında imzam olan 40 farklı rapor sunuyorum. Beni sevmiyor, kimseyi sevmiyor, raporlara aşık. Eklemek istediğim bir şey olup olmadığını soruyor, altına kocaman bir imza atıyor. Arkada topladığı saçlarından fırlayan asi favorilerini devam ettirecek kadar kirli bir sakal ekleyebilirim, bu tabloyu başka türlü tamamlayamayız. Eklemiyorum, ilgisi için teşekkür edip, altına onunkinden daha büyük bir imza atıyorum. Yanından ayrılana kadar birkaç küçük imzalaşmaya daha katlanıyoruz. Şimdi bu yaşananları aynı yavşaklıkla diğerlerine anlatmalıyım, meraklarını doyurmalıyım.
İmzam, suratımdaki gülümsemeyle eş zamanlı büyüyor. Gülümsememin içi boşaldıkça, imzamın güvenilirliği azalıyor, güvenmek zorunda kalan insan sayısı artıyor. Sahteliğim, adi bir şaka maskesi gibi korkunç bir hal alıyor gün geçtikçe. Ben sahteleştikçe sorumluluklarım ciddileşiyor, artıyor. İnsanlar, henüz bir balonun patlamasını tecrübe etmemiş bir çocuğun, sağlamlığına güvenip acemice şişirmeye devam ettiği balon gibi şişiriyorlar sorumluluklarımı. Öncekiler gibi ben de patlayacağım, ama benden önce patlaması gerekenleri beklemeliyim. Mevcut sorumluluklarımı sıraladığım gibi gelecek sorumluluklarımı da sıralamalıyım.
Çünkü.
İmza.