31 Ocak 2011 Pazartesi

İmza

Sorumluluklarım var, belli bir öncelik sırasına sokma sorumluluğum olan sorumluluklarım. Önce sıralayıp, sonra neden öyle sıraladığımı açıklamam gerekiyor. Tatsız bir iş, çünkü zorundayım. Sorumluluklar mı, sorumluluk sahibi olma bilinci mi daha büyük sıkıntı karar veremiyorum. Belki de bu kararı vermek istemiyorum. Nedenini sorgulayacağımdan eminim, kendime rapor vermek istemiyorum. Daha fazla imza atmak istemiyorum.
Sıkılıyorum, beğenmiyorum, memnun kalmıyorum, şikayet ediyorum, altına imzamı atıyorum. Yavşakça gülümsemek gibi imza atmak. Kabul edene göre iki farklı maske takıyor: samimiyet, zorunluluk. Yavşak bir ahbabın imzası, suratta yavşakça bir gülümseme doğurur, kabuldür. Aynı gülümsemeyi yavşak bir patronun imzası da doğurur, ama bu seferki küfreden ağzı kamufle etmek için peydah olur.
Tek bir gülümseyişle, geçmişinde benden daha çok acı çektiğini, daha çok çalıştığını, bu pozisyonu hak ettiğini anlatabilen, bıyığını alma vakti biraz geçmiş müdire hanıma, altında imzam olan 40 farklı rapor sunuyorum. Beni sevmiyor, kimseyi sevmiyor, raporlara aşık. Eklemek istediğim bir şey olup olmadığını soruyor, altına kocaman bir imza atıyor. Arkada topladığı saçlarından fırlayan asi favorilerini devam ettirecek kadar kirli bir sakal ekleyebilirim, bu tabloyu başka türlü tamamlayamayız. Eklemiyorum, ilgisi için teşekkür edip, altına onunkinden daha büyük bir imza atıyorum. Yanından ayrılana kadar birkaç küçük imzalaşmaya daha katlanıyoruz. Şimdi bu yaşananları aynı yavşaklıkla diğerlerine anlatmalıyım, meraklarını doyurmalıyım.
İmzam, suratımdaki gülümsemeyle eş zamanlı büyüyor. Gülümsememin içi boşaldıkça, imzamın güvenilirliği azalıyor, güvenmek zorunda kalan insan sayısı artıyor. Sahteliğim, adi bir şaka maskesi gibi korkunç bir hal alıyor gün geçtikçe. Ben sahteleştikçe sorumluluklarım ciddileşiyor, artıyor. İnsanlar, henüz bir balonun patlamasını tecrübe etmemiş bir çocuğun, sağlamlığına güvenip acemice şişirmeye devam ettiği balon gibi şişiriyorlar sorumluluklarımı. Öncekiler gibi ben de patlayacağım, ama benden önce patlaması gerekenleri beklemeliyim. Mevcut sorumluluklarımı sıraladığım gibi gelecek sorumluluklarımı da sıralamalıyım.
Çünkü.
İmza.
koş oğlum. koşmuyorsun. yürü en azından. yok yürümüyorsun. naapıyorsun abi? hı? naapıyosun otururarak öyle? niye kakanı tutuyosun? hı? niye? niye çişini tutuyosun? bağlandın mı o koltuğa hı? esir mi aldılar seni? kafana silah mı dayadılar? sıkıntıdan yapılmış mermileri mi var bu silahın? ateş mi ettiler sana? yok etmediler. var ama sıkıntı. girdi kafama. "soktular" demiycem. hayır kimsenin suçu değli bu. kimse sokmadı. bilerek yapanlar da bilerek yapmadı. yanlışlıkla oldu bütün bunlar. süzüldük ve geriye oturan otlar kaldı. oltalar süzgeçte kaldı. ayabbılar süzgeçte kaldı. ağaçlar mantarlar süzgeçte kaldı. ve ben kabullendim. hayır abi olmasın böyle. istemiyorum ki. istemiyorum ben böyle olmasını. istemiyorum. istemez. kırıcam o süzgeçi senin kafanda. hayır. hayır sinirlenmemeliyim. nasıl patliycam peki. hı? söyle bana nasıl? YİRMİ YIL GEÇTİ BE! yirmi oğlum hiç az değil. neler oldu yirmi yılda. kısa geliyo. gelmemeli. güzel günler yaşadım. ölmemeliyim. niye ölüyorum? hı? yirmi yıl çok az be abi. yüze göre çok inanılmaz az hani. yapma. öldürme dostum. seviyorum çünkü. içimde biri var, "hayat güzel!" diye bağırıyo. ama denizin 80 90 metre altındaymışım gibi. su çok ağır. çok basınç var. parmaklarımın ucunda hissetmiyorum henüz ama kafamda göğsümde hissediyorum. sarıyo beni resmen. "olmaz oğlum" diyo. "çığlık atma. hayır. olmaz." diyo. nedenini söylemiyo. derdi ya annemler çamurda oynama, üstün leke olur. hani biliyodum o lekenin çamaşır makinesinde çıkacağını, değil çitileneceğini, ama en azından bir nedendi o. şimdi o kadarı bile yok. ya da o kadar çok ki girmek isteiyorum o nedenler zincirine. belki bi bez yetecek çünkü o çamuru silmeye ama o mutluluk tecavüzle bile silinmeyecek. gerek yok abi. gerek yok yapışaya. gerek yok otumaya. gezmeye çok gerek var. yapışmamaya çok gerek var. yapış yapış olmamaya erimemeye çok gerek var. yerinde erimeye çok gerek var. yerinin yeri olduğunu bilsem sorun olmiycak ama onu da bilmiyorum. belki yeri yeri olmadığı yerdir hı? gezerken erimek lazım belki. ayaküstü erimek lazım. sokakta erimek lazım. hapiste erimek lazım. bulutlarda dağda erimek lazım. AAAAAAH yeter be! başka yerde olmak istiyorum, başka yerde var olmak istiyorum. apolitik olmak istiyorum ama haklının yanında olmak istiyorum. "AAAAAAAAAAAAAAA! lan." demek istiyorum. evimde diyemiyorum, yan odada kız var. o yoksa üstte altta insanlar var korkabilirler. çıldırıcam lan. hapiste gibiyim hı? haha. öyleyim lan. şeye çok imrenmişimdir. hapisteki adam vardır ya (olmayadabilir ben uyduruyo olabilirim (burdaki 'da' da ayrı yazılıyo olabilir, ben bilmiyolabilirim), "benim burda kafam rahat hacı, ben güvendeyim, siz dışarda hapistesiniz." der. vardı öyle bi replik. onu hissetmek istiyorum biliyo musun anne? mısır patlatıp önünde bekleyebilmek istiyorum. tencerenin kapağı açık, uçuşan mısırlara +2 dodge atmak istiyorum anne. tenefüslere katılıp derslere girmemek istiyorum, kurtarın beni burdan. kurtarın beni burdan, hiç olmazsa kurtarın beni bu tembellikten lan. kurtar be amcık! kurtarmıyosun işte. sinirliyim evet. ama kurtarırsan sinirli olmiycam. sarılıcam sana her kimsen. ettiğim küfürlerden haberin olmasa da özür diliycem senden, farkında bile olmasan da sevgili amcık. yazar mısın, kız mısın, erkek misin, öldün mü, hayatta mısın, kurtar beni yarraaam, nerdesin be? iyi anlamda söylüyorum alınma. seni seviyorum aslında. sinirliyim sadece hayata.

7 Ocak 2011 Cuma

Döngü

Vur emri verilmişti. Artık geriye dönüşüm yoktu. Sonradan duyacağım pişmanlıkla şimdiki acımın kardeşçe sarılması belirdi gözümün önünde, düşünmeden çektim tetiği, çünkü düşünseydim ellerim titrerdi, kardeşimin gözlerine bakardım, gözlerine baksaydım ağlardım, ağlasaydım yenilirdim, yenilseydim ölürdüm, ben ölseydim o yine ölürdü. Etraf yemyeşildi, kardeşim gülüyordu önümde diz çökmüş. Çek tetiği abi diyordu çekmezsen....

Aşiretin büyükleri beni Mardin'den kaçırmaya karar verdiler. Otobüs bileti elimde sessizce ağlayarak bindim. Farkettiğim ilk koltuğa oturdum.Yanımdaki kumral saçlı ufak kız, gözyaşlarımı farketmiş olmalı ki mendil uzattı bana. Mendili alırken bile düşünceliydi. Tüm yol onun sessiz çığlıklarını dinledim. İstanbul'a geldiğimizde muavinin de yardımıyla otobüsten indim. Bagajdan tekerlekli sandalyemi çıkardı. Annem uzaktan adımı seslenerek koştu, sarıldık birbirimize. O günden sonra ilk defa görüşüyorduk annemle. Yalancı bir sarılma... Daha on yaşındaydım o sözleri duyduğumda. Doktor sordu ailen yok mu, kimi kimsen yok mu diye. Var dedim ama gelemezler, işleri çok yoğun. Durumum hakkında konuşurken önce bir kez yutkundu sonra " Allah'tan umut kesilmez ama bir daha yürümen zor" dedi. O küçücük yaşına rağmen öyle gururluydu ki, orda teselli eden o ,teselli edilen ben oldum. Odadan çıktım, saat geç olmuştu. Evin yolunu tuttum. Birden telefonum çaldı, arayan bir doktor arkadaşımdı. Telefonu açtım. Müjdemi isterim bir oğlun oldu dedi. Eşim hamileydi. Sancıları birden artınca apar topar, bana bile haber vermeden doktor bir arkadaşımın çalıştığı hastaneye götürmüşler. Derhal oraya gittim.Oğlumu kucağıma aldığımda tüm dünya durdu sanki, kalbimden aşağıya doğru ince bir sızı hissettim. Gençken hayallerim daha farklıydı, rüyalarımdaki oğlum bu değildi, kocam karşımda duran bu adam değildi. Bir zamanlar Gülhane'de elele dolaştığım sevgilim nerede acaba? Onun da çocukları var mıdır? Evli midir ki? Beni unutmuş mudur? diye sordu. Muhtemelen unutmuştur abi dedim. Aradan onca yıl geçmiş, zaman geçtikçe herkes değişir abi. Bana bak, şu diğer çocuklara bak, 10 yıl sonra hangimiz nerede olacağız belli mi? Okunmayan gazetelerin 4. sayfasında adı geçen şu yetimhanede hangimizin geleceğinden söz edebilirsin abi. Sana, size hiçbir lafım yok, bize elinizden geldiğince en iyi şekilde bakmaya çalıştınız ama gerçek bu, kader bu dedim. Hikayemi anlatıp dertleşirken yeni çırakla, ustam arkadan çağırdı. Lüks bir otomobil gelmiş tamire, hızlı çalışıp erken bitirirsek iyi bir bahşiş de koparırmışız. Koyulduk işe. Yağla kirle çamurla yine dost olduk o gün. Ertesi gün de öyleydi. İki gün dolmadan arabanın tamirini bitirdik. Sahibi geldi, zengin biri olduğu bindiği makinadan belliydi. İçeri girdi, böyle büyük bir çalımla... Bana delikanlı diye hitap ederek yanına çağırdı. Bahşişini verdim. Aceleyle çıktım. Ogün benim için büyük bir gündü. Saat akşam yedi civarıydı. Telefonla aradım henüz buluşma yerine gelmemişti. Ben nasıl bir sevap işlemişsem, şu dünyada hiçkimsenin rüyasında bile göremeyeceği bir hayata sahip oldum. Öncelikle çok iyi bir ailem oldu, sonra çok iyi bir eğitim hayatım, başarılar, övgüler, ün, şöhret.... Sonra ihtiyacımdan fazla param oldu, paylaştım. Şimdi de o, sevdiğim kadın, orda beni bekliyor. Buluşma yerine geldim, otoparkta parkedecek bir yer yoktu ben de arabayı ara sokaklardan birine parkettim. Arabadan iner inmez karşıma genç bir çocuk çıktı, bir elinde tiner torbası bir elinde bıçak. Para istedi benden. Cüzdanımı çıkardım, evlilik yüzüğünün de aynı cebimde olduğunu unutmuşum.Yere düştü. Yüzüğü de cüzdanı da aldığım gibi uzaklaştım hemen. Önce cüzdandaki paralarla tiner aldım sayamadığım kadar sonra da hemen bizim mekana gittim. Arkadaşlar yine toplanmış hasılatı sayıyorlardı ateşin etrafında, henüz sıvası yapılmamış duvarlar arasında... Yanlarına oturdum, bugün büyük iş yapmışlar, polis bunları görmüş ama kaçmışlar. Daha para saymanın tadını bile çıkaramamışken bastılar mekanı. Hepimizi aldılar. Tanımadığımız bir yere götürmüyorlardı bizi, hepimiz biliyorduk. Demir parmaklıklı kapı açıldı. İçeri girdik. Tam köşede bir adam yere oturmuş duruyordu. Ben de gittim yanına oturdum bir iki laflarız zaman geçer diye. Baktım için için ağlıyor ama ses çıkarmamaya çalışıyor. Abi dedim koskoca adamsın ağlamak yakışıyor mu sana? Cebimdeki tinerli mendillerden birini çıkardım. Adama uzattım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Kurşun Kalem: Çünkü Yazdıkça Tükenir

Hapisten yeni çıkmışım. Ayağımda eski bir pabuç, elimde bana ait olduğu şüpheli bir bavul. "Cezan daha yeni başlıyor küçük" dedim kendi kendime. Dudağımda o melodi yürümeye başladım. Ne cebimde param vardı, ne de yardım isteyecek kimsem. Ben böyle olsun istememiştim ama isteyen biri varmış...

Yağmur şiddetini arttırmıştı. Paçalarım çamur içindeydi. Annem camda akşam ezanına karışan sesiyle beni çağırıyordu. Oysaki daha top oynamanın tadına varamamıştım. Eve gittim...

Gidecek bir evin bile yok küçük, yalnızsın, çaresizsin... Sürekli aynı şeyleri söylüyordum. Evin yok küçük, arkadaşların yok sevdiklerin yok.

Aslına bakarsan birini seviyorum abi dedim. Anlat dedi, anlattım. Klasik bir ondokuz yirmi aşkı. Güzel ve gözde bir kız, umutsuz ve duygusal bir çocuk. Unutursun dedi, dudaklarında üzülmüşçesine bir eğim, gözlerinde dalga geçercesine hüzün. Kalk dedi bana, kalk gidiyoruz. Samet abi'ydi o. Bir bildiği vardır elbet dedim, yürüdüm. Eski, köhne, derme çatma, ev diyemeyeceğim bir yere götürdü beni. Demek burda yaşıyormuş. İçeri girdik. Ev bomboştu. Koltuk takımları yoktu, masa yoktu, bizim evdeki o küçük tahta sehpalardan yoktu, ailesi yoktu, sevdikleri yoktu.

Bu bilinçsizlikle yorgun düşmüştüm. Hava kararmıştı. Bir bank bulup oturdum. Tahtaları çürümüş, üzerinde kalp içinde Kaan ve Buket yazıyordu. Gülümsedim. Cebimdeki son dalı çıkardım. Param yoktu. Üç gündür bekletiyordum sigarayı. Biraz nemlenmişti ama olsun hala içilebilir durumdaydı. Baba yadigarı çakmağımla ateşledim fitili. Her nefeste daha fazla boğuluyordum dumanında sigaramın. Denizin kokusu sigaramın tadına karışıyordu. Yağmur damlaları mıydı yüzümdeki gözyaşı mıydı?

Samet abi duvarda asılı bir resmi gösterdi bana. Saçları sarı bir kız resmiydi ama hani bu duvara asılmak için hazırlanan bir resim değil de bir fotoğraftan kesilip oraya konmuş bir resimdi sanki. "Yedi yaşındaydım yetimhaneden çıktığımda, hayal meyal hatırlıyorum" dedi ve hikayesini anlatmaya başladı. Bir ailenin yanına verdiler beni, bu senin baban bu senin annen dediler. İnanmak zorundaydım. Birileri mutlu olsun diye onların evine gidiyordum. Bir fahişeden ne farkım varmış diye çok düşündüm, sonra bi cevap buldum... Onlar para ödememişti dedi, hafiften gülümseyerek. Neyse gel zaman git zaman, büyüdük. Ne bok olduğumuzu anladık. İlk yanlışımızda postaladılar bizi. Gerçek anne baba öyle mi olur? Daha onyedimizde bir başınayız. Kısa geçelim, iş buldum çalıştım, çevre edindim sağlam dostlar edindim. Bir an duraksadı. Ya da öyle sanmıştım, diye devam etti.

Ayağa kalktım, dudağımda o melodi yürümeye başladım. Yağmur durunca farkettim ki gözyaşıymış. Çok mu özledin küçük? Aynaya bir baksana. Senin adın ne? Yoldaki insanlar halime bakıp acıyorlardı. Kimisi ise gülüp dalga geçiyordu. Artık susma vakti küçük. Cezan daha yeni başlıyor.

İyi olmanın karşılığı da kötülüktür dedi Samet abi. İyilik bulmak istiyorsan siktir olup gideceksin buralardan, bak bana ben öyle yaptım... Aslında öyle yapmak zorunda kaldım. Adı Filiz. Bakma resimde böyle çirkin çıktığına. Üstüne kız tanımam. Öyle böyle bir aşk değil, hani yazsan kitap olur, o derece. Çok seviyorduk birbirimizi, şarkılar, şiirler, afilli sözler bitmek bilmezdi.

Kalabalık hızla azalıyordu, farketmeden de hiç tanımadığım bir kadını takip ediyordum. Kısa boylu tıknaz biriydi. Anlamadan bilmeden onu izliyordum. Onu farkettiğimde karanlık bir sokağın hemen girişindeydim. Yüzümü gökyüzüne çevirdim. Bulutlar dağılmak üzereydi. Yanaklarımı okşayan hafif bir rüzgar..

Paran yoksa küçük, bir boktan daha değerli değilsin dedi bana. O kızı yemeyen kalmadı dediler, çimlerin üstünden bile bu kadar öküz geçmemiştir dediler, dediler de dediler...Ama o Filiz'di ya...Yapmaz öyle bir şey. Siktiğimin aşkı böyle bir şeydir küçük, bir aldın mı içine dışarda olup biteni göremezsin. Süpriz yapayım dedim, böyle çiçekler falan almışım bir de son kalan parayla yüzük. Evlenecektim o kadınla. Bu kadın o kadındır dedim. Evine gittim. İçerde Sadık, en yakın dostum, kardeşim, sırdaşım ve benimki..Anadan üryanlar...

Dışarısı kapkaranlık, içerisi zifiri karanlık. Sokağın içinden biri adımı seslenmişti sanki. Sokağın sonu görünmüyor. Ayaklarım ıslak, gözlerim kan çanağı. Düşünmek için pek vaktim yoktu.

Düşünmedim de...Artık orada ne varsa onla doğradım Sadığı. O mezara ben hapse. Yıllar geçti unutamadım küçük. Hani dedim ya unutursun diye de sen inanmadın. Heh işte gerçek budur. Hani bazen diyorum ki şu arka sokaktan çıkıp gelse, özür dilerim dese eskisi gibi olsak...

Sokağa girdim.