20 Şubat 2010 Cumartesi

Orta

Okurdum, dinlerdim, yazardım.
Okudum, dinledim, yazdım.
Bittim.

Bir daha okumak istemedim,
zor geldi sayfalar,
çok geldi virgüller.
Noktalara ulaşamadım,
özetlere yetiştim.
Her seferinde.

Dinlemeyi de denedim.
Gözlerimi kapattım önce,
tavsiyeleri dinledim.
Korktum.
Gözlerimi açtım,
kulaklarımı kapadım.

Tatsız kelimeler dizmek,
insanın ağız tadına uydurmak.
Ne zormuş konuşmak,
ne zormuş yazmak.
Onu da denedim.
Ondan da caydım.

Hep kolay geldi ya ortada durmak,
şimdi de ortadayım.
En ortada. Yapayalnız.
Hep "doğru" dedim ya ortaya koşmak,
şimdi koşun bana.
Okumayın, dinlemeyin, yazmayın.

12 Şubat 2010 Cuma

On İki

Sayması bittiğinde kendine gelir gibiydi. Üç milyon dört yüz kırk iki bin birinci damla son penceresinin önünden düşen son damlaydı. Üç milyon dört yüz kırk iki bin iki. Normalden kısa sürmüştü bu kez yağmur. Rahatladı biraz, sevinmedi, rahatladı sadece: Saymayı severdi fakat saymaması gerekirdi. Hoşlanmazdı öyle melankoliden felan. Gürültüyle bir otobüs geçti pencerenin önünden, ormanı yararak. Gri kokmaya başlayınca etraf, kalktı. Şöminesine ilişti. Sönmek üzereydi. Tırnak ucuyla biraz yelledi, aşkından kalan cımbızla köze can verdi. Severdi annesini. Üç milyon dört yüz kırk iki bin üç.

Küçük bir gezintiye çıktı mutfakta. Bembeyaz parlayan restorana yönelmekten alıkoyamadı kendini, menüye baktı. "Değişiklik olsun." dedi, tavuk havyarı yemeye karar verdi. İlk defa duymuştu adını. Hoştu; ama fiyatına değmedi tadı. Daha güzelini yemişti. İlkin tavuk yumurtası geldi aklına. Severdi köyünü. Üç milyon dört yüz kırk iki bin dört.

Köyüne döndü. Çay demledi. "Ne gerek var restorana" dedi, "allahın kazıkçıları!". Akşam önemli okey maçı vardı, Turan Abi'nin gözüne girmeliydi. Çalan kapıyla döndü köyünden. Mehmet'le Ali bir Turan Abi ederdi. Severdi Turan Abi'sini. Üç milyon dört yüz kır...

Kapı yine çaldı. Açtı. Sabah aynada gördüğü adama ne kadar benziyordu. Yok yok oydu, kesin oydu. Kaşlarını çatarak:

-Kimsin sen?
-Ben tanrıyım.
-Tövbe de, şakası olmaz.
-Ben tanrıyım.

Cümleyi ikinci duyuşunda ensesi yandı, kalbi ağırlaştı. İnandırıcı gelmesinin verdiği suçluluk hissi bir yana, her sabah aynada gördüğü bu adama yaptığı saygısızlıkların farkına varmak onu kabullenmemeye zorluyordu.
-"Sus! Defol!"

Kapıyı kapatamadı.

-"Ben tanrıyım."

Üç milyon dört yüz kırk iki bin altı...

-"Ulan defol! Siktir git!"
-"Ben..."
-"Söyleme!"

...yedi, sekiz...

-"...tan..."
-"Sus Allah'ını seversen sus!" ...dokuz, on, on bir... "Dayanamayacağım!"
-"...rı..."

Kapı kenarında duran baba yadigarına sarıldı, kalbi durmak üzereydi. Horozu çekmeye çalıştı, elleri terliydi.

-"...yım..."

Horoz kaydı elinden, parmağı tetikte bile değilken patladı tabanca.

On iki.


Ertesi gün kapının eşiğinde, elinde silah, yerde kanlar içinde yatarken buldular çocuğu. Tabancanın sesini nasıl duymadıklarını konuştular biraz, biraz da çocuğun ne kadar iyi kalpli olduğunu...

İbaret.

Bir sokak lambası daha geçti penceremin önünden, hızlıca. Hikayesini duyamadan, çatlaklarını göremeden.

Fren tutmaz.

Bir araba daha geçti sokak lambasının önünden, hızlıca. İçindekini tanıyamadan, ellerinin terini göremeden.

Sabah olmaz.

Sanırım frensiz sürüklenmeyi seçiyorum, "Tutmaz."
Basmayı denedim mi?

Sanırım içeri bakmamayı tercih ediyor, "Yansırım yine, kendimden başka bişey göremem."
Bakmayı denedi mi?

Bir lamba daha,
Bir araba daha,
Bir anlam daha,
Anlamsızca,
Sayıdan bile ibaret olamadan...